EŞİK*
Vasıf Kortun

1 ŞUBAT 2022

Onbeş yıl kadar önce, yeni bir kurumu, bir şimdiki zaman kurumunu temellendirme sorularıyla meşguldüm. Geçerliliği kalmayan koşullara verilen fosilleşmiş yanıtları takıntılı bir şekilde takip etme niyetinde değildim. Kulağa küstahça gelebilir, meraklarımdan biri, bir kurumun basın bülteni olmadan, halkla ilişkilere, özetle kütle iletişimine başvurmadan, genel kitleye hitap etmeden veya toplulukları “hedefe koymadan” ne ölçüde başarılı olabileceğiydi. Kurumun, kullanıcı ve bileşenleri misafir etmesini düşünmüyordum. Merak ettiğim, kurumu zihinlerinde ağırlamaya izin vermeleri ve vekalet almalarıydı. Kurumsallaşmış bir takipçi kültü yerine, Adrian Piper’ın bir zamanlar MoMA ile olan ilişkisinde ima ettiği şekilde “sadık muhalefet” olarak adlandırılabilecek bir durum arzulamıştım. Piper, 1970 yılında gerçekleşen Information sergisi bağlamındaki bir mülakatında şöyle demişti: “Bir kurumun niteliğine dair endişe ve bağlılığınız, onu elinizden geldiğince eleştirerek geliştirme çabanızla ifade edilebilir.” Ama bu, kurumun kabul görme arayışıyla kurulamaz, ancak kullanıcı ve bileşenlerle diyalojik bir ilişkiye dayandırılabilir. Güven inşa etmek yıllar alır, ancak özellikle kullanıcılar, genellikle ve haklı olarak daha ilkeli ve az hoşgörülü olduklarından, bir dakikada yıkılabilir.

Bir yerlerde okuyup sermayeme eklediğim kritik kavramlardan biri de “eşik” meselesiydi. Bunun ne anlama gelebileceği konusunda kurum insanlarının farklı fikirleri var. Örneğin, bunu “opaklık” ve “şeffaflık” kavramlarıyla karıştırmak mümkün. Kurum bir cam duvar kadar şeffaf veya bir mağaza cephesi kadar büyüleyiciyse eşiğin daha rahat aşılabileceği varsayılır. Sokak ile “lobi/giriş” arasındaki cam gibi berrak basınç düşürücü boşluklar kuruma “geçişi” çok daha dostane kılar mı sahiden? Müze girişlerinin uzun hikayesi budur. MoMA’nın 1939’dan kalma, düzayak camekanlı girişi erişimi demokratikleştirir, bir zamanların asil ideallerini göz hizasına eşitler ve modernlik deneyimini somutlaştırır. Mies Van der Rohe’nin 1929 Barselona pavyonunun bu dönüşümün öncülü olduğu bile iddia edilebilir, ancak bu performatif projenin zihinsel eşiği daha ürkütücü olamazdı.

Bu anlamda eşik kavramını en iyi anlayan, 1954’te Amsterdam’daki Stedelijk Müzesi’nde, şimdi yıkılmış olan “Sandberg Kanadı” için sadece bir cam kapı tercih etmekle kalmayıp aynı zamanda orijinal yapının cephesine bir yaya iskelesi yaptıran direktör Willem Sandberg’di. Sandberg, yaya trafiğini tarihi yapıya yönlendirerek yoldan geçenlerin “kalenin” birinci katından içeri bakmasını sağlamıştı. Ama giriş eşik değildir, tıpkı daire kapısının sizi dışarıdan koruyamayacağı gibi. Kablolu ve kablosuz sinyaller, havadaki kimyasallar ve virüsler içeri nüfuz eder. Bunlar mimarinin yapamayacağı ve yıkamayacağı şeylerdir.

Eşiğin, erişilebilirlik, akıcı bilgi, büyüleyici sosyalleşme alanları, özenli personel veya peşinize takılmayan güvenliklerle alakalı olmadığını, zor yoldan, yaşayarak öğrendim. Bu, iki tarafın —kurum ve izleyicisinin— birbirine güvenmeye nasıl başladığıyla ilgilidir. Birbirlerine rıza göstermek zorunda değillerdir ama muhtemel partnerler olma sürecini kabul etmek zorundalardır; sadece kurumun programlarında değil, aynı zamanda ilişkinin hakikiliği anlamında. Bu da akışkan bir sözleşmedir, kalıcı bir mukavele olamaz. Kurumun kamuya teklif ettikleri ve sunduklarıyla sınırlanamaz. Bu, kurumun davranışı, tavrı, adabı, oluşan bir durumla kendini seviyelemesi ve kullanıcıların kendisinden daha akıllı olduğunu unutmamasıyla ilgilidir. Mutlak parrhesia beklemek mümkün değildir, ancak bu ilişkiyi benimsemek, geliştirerek kurumun bir çıktısı haline getirmek zorunluluktur. Aksi takdirde, kurumlar sadece pazara çıkar, iyilik yapıp alamod olurlar: Yazın müşterekleşmeye, sonbaharda kuirlemeye, kışın da dekonolonizasyona takılırlar.

Pandemi sırasında, en azından istikrarlı ve düzgün internete erişimi olanlar için eşik yırtıldı. Evinize aldığınız sinir bozucu davetsiz bir misafir gibi ihtiyaçlarınızdan hiçbirini dinlemeyip sadece içerik yığan. Bu aslında, eşiğe dair çok yanlış bir algıdır, tek yönlü bir ilişki ve sıradanlığın istilasına uğramakla sonlanır. Ama bahsettiğim şey bu değil, sevimli kapsayıcılıklar ve şekerleme atölyeleri gibi kurumun dinliyor ve umursar gibi göstermek üzere gerçekleştirdiği sefil taktiklerden bahsetmiyorum. Kurumun, huzur ve haz veren bir makine olması gerekmiyor. Kurum dostunuz değildir, ip cambazlığına hayran filan olmanız da gerekmez. Hayatınıza değebilecek ve meseleleri başka türlü görmenize yol açabilecek tutarlı bir argüman oluşturabileceğine güvenebilir misiniz? Sizi çetrefilli bir sohbete katacağını, ancak tüm cevaplara sahip olduğunu iddia etmediğinden, çelişkili ifadelerden korkmadığından, pratiğinin paylaştığıyla uyumlu olduğuna emin olabiliyor musunuz?

Eşik bu nedenle kritiktir. Endüstriyel fuar mirasıyla, hoş ekolojilerle ve basınç düşüren alanlarıyla izdivac ve profesyonel kurguları izlemek o kadar emek gerektirmez. Tate Turbine Hall’un süksesi aslında kendi fiyaskomuzu ifade eder. Bu anlatıya Museion’un eğitime dayanan hikayesi tercih edilmeli, ancak her iki durumda da eşik Doctor Who’nun Tardis’ine benzemez. Her zaman, aynı hareketleri tekrarlıyor, alışkanlıktan müzeye gidiyor olabilirsiniz. Ancak müzenin bir eşiğe ne zaman layık olacağına kendiniz karar verin; güveninize saygı mı duyuyor ihanet mi ediyor; zaman zaman ziyaret edilen bir yer mi sadece, yoksa değişime açık mı?

Brecht daha özlü söyleyemezdi. “İnsanlar birbirini sevmeli ama kardeşini ziyaret edeceksen baltanı yanına almayı ihmal etme.”


* Vasıf Kortun’un SALT Blog için Türkçeleştirdiği bu yazısı The Treshold başlığıyla Ekim 2021’de e-flux‘da yayımlandı. Modern ve güncel sanat, kültür kurumları, mekân ve sergi pratiklerine yoğunlaşan Kortun 2011 ile 2017 yılları arasında SALT’ın Araştırma ve Programlar kurucu direktörüydü.
PAYLAŞ