Bana ayaklı dikiş makinesini kullanmayı öğreten kişi...
Özer Kabaş, Zeynep Rona ve Erol Kınalı, Namık İsmail Toplu Sergisi: 1890–1935 hazırlıkları esnasında, 1981
Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi
Sanat tarihçisi Zeynep Rona, Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları sergisi vesilesiyle kaleme aldığı bu yazıda, Özer Kabaş (1934–1998) ile Robert Kolej’deki öğrencilik yıllarından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi dönemine uzanan tanışıklıkları ve ortak çalışmalarına dair anılarını aktarıyor.
Özer’le yollarımız ilk kez 1957’de kesişti. O, Robert Kolej (RC) Mühendislik Bölümü’nde son sınıf öğrencisiydi; ben kardeş okul Amerikan Kız Koleji’nde orta son. İkimiz de tiyatroyla ilgiliyiz, çeşitli vesilelerle aynı ortamlarda bulunuyoruz, ama birbirimize sadece “merhaba, merhaba” diyoruz, pek fazla konuşmuşluğumuz yok. O hem sahnede hem sahne arkasında, ben sadece sahne arkasında… Benden ancak birkaç yaş büyüktü, ama insan o yaşlarda sanki arada büyük yaş farkı varmış gibi hissediyor.
Oyunlar bizim tarafta sahneleneceği zaman, dersler biter bitmez yukarı sahneye koşar; hazırlıklara bıraktığımız yerden devam ederdik. O sırada RC takımı da Bebek’ten Arnavutköy’e gelmiş olurdu. Her iki tarafta da okulun kulüp etkinliklerinde çalışanlar, okulun katı disiplininden kısmen affedilirdik. Örneğin etütleri aksatabilir ya da provalar sırasında okul yemekhanesi yerine, oyuncular dâhil tüm ekip küçük bir yemek salonunda birlikte yemek yerdik. Büyükler konuşur, biz—onların gözünde “ufaklıklar”—dinlerdik; ne de olsa aramızda bir mesafe vardı.
Kız kısmının sahnesi okulun yüksek sütunlu ana giriş binası Gould Hall’deydi. Dekor çalışmaları hemen sahne arkasında yapılırdı, ama kostümler ve aksesuarlar balkon kısmının arkasındaki küçük bir odada hazırlanırdı. Bu grubun başında genellikle bir hoca olur, daha üst sınıflardan deneyimli olanlarla çalışırlardı. Biz yeni başlayanlar ise onlara yardım eder, nerede bir boşluk olursa oraya yönelirdik. Ben daha çok kostümlere yardım ederdim, zaman içinde suflörlük de yaptım, hem sahneyi hem de seyircileri izleme fırsatı verdiği için yan tarafta perde açıp kapamayı severdim. Hangi oyundu, bugün hatırlamıyorum, ama Özer galiba dekorlarla ilgileniyordu; ben de yukarı odada kostümler için kesilip biçilen parçaları dikmek üzereydim. Karşımda daha önce hiç kullanmadığım bir ayaklı dikiş makinesi vardı. Paralize olmuş, makineyi nasıl işleteceğimi düşünürken Özer içeri girdi. Hâlimi görünce elimdekileri alıp dikmeye başladı, bir yandan da bana makinenin ritmini yakalamam gerektiğini, böylece işimin kolaylaşacağını söylüyordu. Ayaklı dikiş makinesini kullanmayı böyle öğrendim…
Bu, Özer’le karşılıklı ilk konuşmamızdı. Meselenin “ritmi yakalamak” olduğunu fark ettirmesi çok hoşuma gitmişti, çözüm de zaten oydu. Ondan sonra oyun süresince ahbaplık ettik, birlikte koşuşturup durduk. Onu çalışırken görmek bana çok şey öğretmişti; çalışma biçiminden çok etkilenmiştim. Arada bizlere laf atmaktan da geri durmazdı, ama hiçbirimizin cahilliğini yüzümüze vurmadı. Onun peşini bırakmadığımı hatırlıyorum.
O yıl Özer mezun oldu; mühendisliği bırakıp sanat eğitimi almak için Amerika’ya gittiğini duyduk. Bugünden geriye baktığımda, sonraki yıllarda Türk edebiyatı ve tiyatrosuna büyük katkıları olan Cevat Çapan, Ülkü Tamer, Engin Cezzar, Genco Erkal, bizim taraftan da iki Çiğdem, Talu ve Selışık, bir de Tomris Gedik (Uyar), aşağı yukarı aynı yıllarda bu ortamdan beslenmişlerdi. 1957’de Molière’den Shakespeare’e, Agatha Christie’den Brecht’e çok güzel oyunlar hazırladık, seyrettik.
Aradan çok uzun bir zaman geçti; ikimiz de eğitimimizi ve hayatımızı farklı ülkelerde, farklı kentlerde sürdürüyorduk. Özer’le birbirimizi 20 yıl görmedik, tekrar karşılaştığımızda ikimizin de hayatı belli bir yola girmişti. O gene hem sahnenin ortasında bir ressam hem de arkasında bir eğitmendi, bense gene sahne arkasında bir sanat tarihçisiydim. Aradaki yaş farkıysa çoktan kaybolmuştu.
Bu sefer karşılaştığımız yer İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Temel Sanat Eğitimi atölyesiydi. Hiç beklenmedik bir rastlantıydı. 1977 ya da 78 olmalıydı, Ankara’dan İstanbul’a henüz taşınmıştım. Aloş’u (Ali Teoman Germaner) görmek için Akademi’ye uğradığımda karşımda Özer’i bulmuştum. Sanki aradan hiç o kadar yıl geçmemiş gibi bıraktığımız yerden devam ettik; bu sefer ortak konumuz tiyatro değil, sanattı. O sıralarda ben de İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki görevimin yanı sıra varislerinin isteği üzerine 1927’den 1935’teki ölümüne değin o zamanki adıyla Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nin müdürlüğünü yapan ressam Namık İsmail’le ilgili bir araştırmaya dalmıştım; konuşacak çok şeyimiz vardı.
Özer Kabaş ve Zeynep Rona, Namık İsmail Toplu Sergisi: 1890–1935 hazırlıkları esnasında, 1981
Salt Araştırma, Özer Kabaş Arşivi
Araştırmanın epey ilerlediği bir aşamada, Akademi’nin her yıl düzenlediği İstanbul Sanat Bayramı çerçevesinde Namık İsmail’i anmak üzere bir sergi yapılmasını istediler. Özer düzenleme komitesindeydi ve Erol Kınalı’yla birlikte sergi hazırlıklarına başladık. Yoğun ve zahmetli bir süreçti. Resimlerin büyük bölümü ailedeydi, ama araştırma sırasında hiç bilmediğimiz resimlere ulaşmıştık; kimisi Anadolu’da kurulan Devlet Galerileri’ne dağılmış, oradan oraya nakledilmiş, izini kaybettirmişti. İstanbul Resim Heykel Müzesi Halil Dikmen Salonu’nda açılan bu sergide (26 Ekim–14 Kasım 1981) sanatçının yalnızca İstanbul’daki koleksiyonlarda bulunan resimlerini sergilemekle yetindik. Bu benim Özer’le birlikte gerçekleştirdiğim ilk büyük projeydi. Daha kapsamlı bir sergi çok sonra, 1992’de Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde açıldı; Namık İsmail kitabı da aynı yıl Yapı Kredi Yayınları’nın “Türk Ressamları” dizisinin ilk kitabı olarak yayımlandı. Namık İsmail projesini bu noktaya Özer olmadan zor getirirdim; her buluşmamız gizli bir ders gibiydi.
Bundan sonra Özer’le hiç kopmadık. Hayatımda yaptığı en büyük değişiklik de, 1995’te Ayşe ve Ercümend Kalmık Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi olarak beni Ercümend Kalmık Müzesi’nin hazırlık projesine dâhil etmesiydi. Dört yıl birlikte çalıştık. Vakfın 1993’ten beri sanat eğitimi gören öğrenciler arasında düzenlediği Resim, Desen ve Özgün Baskı Yarışması’nda, müzenin kuruluş aşamasında, düzenlediğimiz genç sanatçı sergilerinde, panellerde hep yanımda oldu; onun sayesinde yetenekli genç sanatçıları tanıdım. Bu sefer ben sahnede, o sahne arkasındaydı, ama ben hâlâ ondan öğrenmeye devam ediyordum. Sonra birden pat diye kalbi durdu!
Özer’le ilgili ansiklopedi maddeleri dışında hiçbir yazı yazmamıştım, ölümünden sonra iki yazı yazdım, 1 sadece o kadar…
Norveç, Mayıs 2026
- - -
Zeynep Rona, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dia Arşivi’ni kurdu (1971–1977). 1981–1995 yıllarında Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’nın Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi‘nde (Müren Beykan ile birlikte) editörlük ve yazarlık, 1986–1991 yıllarında AnaBritannica Yayın Kurulu Koordinatörlüğü yaptı. 1995–1998 yıllarında Ayşe ve Ercümend Kalmık Vakfı ile Ercümend Kalmık Müzesi’nin yöneticiliğini üstlendi. 2000–2007 yıllarında kurucusu olduğu Sanat_Bilgi_Belge kuruluşu bünyesinde Ahu Antmen ile birlikte Türkiye Sanat Yıllığı‘nı yayımladı. Zeynep Rona Sanat Arşivi’ni kurdu ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne bağışladı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde arşivleme ve sanat belgeleme yöntemleri üzerine lisansüstü dersler verdi. 2013’ten bu yana serbest çevirmenlik yapan Rona, tarih ve sanat tarihi alanlarında çeşitli akademik kaynakları Türkçe’ye çevirmiştir.