Anavatanlar ve Meyve Memleketlerine Dair

Samuel Dolbee
15 Eylül
Okuma Süresi
7 dk.

S. G. Magnissalis’in incir bahçesi, Karapınar (bugün İncirliova), 1901
Roeding Collection, California Nursery Historical Park (Math/Science Nucleus)

 

Akademisyen ve çevre tarihçisi Samuel Dolbee, “Doğu Akdeniz’de Karşılaşmalar” dizisi kapsamında yayımlanan yazısında üzüm, incir ve portakalın İzmir’den Girit’e, Aydın’dan Fresno’ya, Yafa’dan Mersin’e uzanan hikâyesinin izini sürdü. Bitkilerin ve meyvelerin dolaşımını imparatorluktan ulus-devlete değişen sınırlar, göç ve emek politikalarıyla ilişkili olarak ele aldı.

Anavatan

Yurda dönüş anlatılarının çoğunun merkezinde meyve ağaçları yer alır. İster Türkiye’deki Ermeniler veya Rumlar ister Yunanistan’daki Türkler isterse İsrail’deki Filistinliler söz konusu olsun, yitik bir coğrafyayı hafızada köklendirir meyve ağaçları; hayatın doğal bir parçası olmakla birlikte yer duygusuna dair güçlü çağrışımlar uyandırır. Hatıratlar ve etnografik çalışmaların yanı sıra, bu proje hakkında konuştuğum kişilerin paylaştığı hikâyeler de bu ilişkinin izlerini taşır: Grebene’de geride kalan bir armut ağacı, Erzincan’da bir cevizlik, Diyarbakır’dan Bronx’a ulaşan nar çekirdekleri, Gazze’den Charlotte’a taşınan incir dalları.1

Bu hikâyelerden bazılarının gösterdiği üzere, ağaçlar ve meyveleri de kimi zaman çok uzak mesafelere taşınır. Bir yerde ulaştıkları başarının başka bir yere de aktarılabileceği endişesi hiç eksik olmaz.2 Belki özel bir topraktır; nice ziraat bilimcinin ısrarla yinelediği gibi, meyve en iyi örneğini “anavatan”ında verir. Belki bu da tek başına yeterli değildir; görünürdeki kusursuzluk, aslında farklı bir coğrafyanın güneşi altında, farklı vergi teşvikleri ya da farklı bir üretim düzeniyle ortaya çıkmıştır.

Asma biti nedeniyle kuruyan Sultaniye bağları, Karşıyaka, 1901
Roeding Collection, California Nursery Historical Park (Math/Science Nucleus)


Girit’teki İzmir üzümünün, Fresno’daki Aydın incirinin ve Mersin’deki Yafa portakalının hikâyesi, söz konusu etkenlerin çeşitli yönlerini yansıtır. Ama aynı zamanda daha geniş bir bağlamda, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki tarım ürünlerinin hem bölgede hem de dünyada zirai ve çevresel dönüşümü nasıl harekete geçirdiğini gösterir. Kimi bir zamanlar memleket bildiği yerin meyvelerini (her ne kadar ağustos güneşi şaşırtıcı derecede benzer olsa da) yeni bir coğrafyada yeniden yetiştirmeye çalışır; kimiyse bir zamanlar imparatorlukta yetiştirilen ürünleri Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yeniden üretmenin peşine düşer. Bütün bu örneklerde, meyve ağacının kök salmışlığıyla insanın kökünden koparılmışlığı iç içe geçer; bu da bitkiler ve meyveleri hakkında konuşmanın insanlar hakkında konuşmayı ne kadar andırdığını hatırlatır. 3

Girit’teki İzmir Üzümleri

Ziraat bilimcilerinin sıkça vurguladığı üzere üzümün anavatanı Ege’dir. Lakin, birçok ürün gibi üzüm de 19. yüzyıl sonlarında altın çağını yaşamaya başladı.4 Sultaniye çeşidi doğal olarak çekirdeksizdi; İzmir’in ağustos güneşi çok az işlemle kurutulmasını sağlıyordu. Sanayileşen ve sınırlarını gitgide sağlamlaştıran Avrupa’nın Akdeniz güneşinde yetişen tatlı mahsullere iştahlı ilgisiyle birlikte, çeşitli hamur işleri ve sütlü tatlıların vazgeçilmezi hâline geldi Sultaniye. Asma biti (filoksera) istilasının başlaması ise pazardaki önemini pekiştirdi. 5 ABD’de ortaya çıkan ve muhtemelen bir buharlı gemiyle okyanusu aşıp Avrupa’ya ulaşan asma biti, 1860’lardan itibaren asmaları kurutup bağları harap etti. Bilhassa Fransa’daki etkisi yıkıcı oldu; ülkenin şarap endüstrisi âdeta diz çöktü. Fransa bağcılığına felaketi getiren bu durum, daha doğuda Osmanlı İmparatorluğu gibi salgının görülmediği yerlerdeki üzüm üreticilerinin işine yaradı. O dönemde Yunanistan’ın kuş üzümü ile İzmir’in Sultaniye’si yüksek fiyatlardan alıcı buluyor, hatta Fransa’daki açığı telafi etmek için bazı kuru üzümlerden tatlı şarap üretiliyordu. 

Fransız bağlarının toparlanmaya başladığı 1890’larda asma biti (muhtemelen Osmanlı şarap üreticilerinin Avrupa’dan yasa dışı olarak gizlice asma anaçları ithal etmesiyle) Osmanlı topraklarına yayılarak üreticileri son derece güç bir duruma sürükledi. II. Abdülhamid ve Hazîne-i Hâssa’nın da aralarında bulunduğu birçok sermaye sahibi, düşük fiyatlara satın aldıkları toprakların eski sahiplerini ortakçı yaparak bu krizi fırsata çevirdi.6 Aynı dönemde Osmanlı Devleti bağcılığı kurtarmak üzere geniş çaplı bir dağıtım programı başlattı. Asma biti ABD kökenli olduğu için oradaki asma anaçları bu zararlıya karşı daha dayanıklıydı. Üreticiler yerli asma çeşitlerini Amerikan anaçlarına aşılayarak salgının yol açtığı tahribata karşı ayakta kalmaya çalışıyordu. Devlet yetkilileri, büyük ölçüde Fransa’dan getirtilen ve Osmanlı topraklarında çoğaltılan yüz binlerce Amerikan asma anacını ücretsiz dağıtmak üzere bir dizi fidanlık kurdu. Ayrıca, asmalar yeniden ürün verinceye kadar üreticilere vergi muafiyeti tanındı. 

Sultana, California, 2023 (Fotoğraf: Samuel Dolbee)


Fritz Baade, Kuru Üzüm Ekonomimizin İnkişaf İmkânları, trans. N. Agar, Ankara: Ulus Basımevi, 1937

 


Bütün tarım ürünlerinde olduğu gibi, üreticiler başka bölgelerden gelebilecek rekabetten de kaygılıydı. California, her daim bir endişe kaynağıydı; nitekim ABD’de en yaygın tüketilen kuru üzüm çeşidi olan çekirdeksiz Thompson, aslen Sultaniye üzümünün aynısıydı (California’da Sultana diye bir yerleşim yeri bile bulunmaktadır). Ne var ki Sultaniye zamanla daha yakın coğrafyalardaki rakiplerle karşı karşıya kalacaktı. Salgının başlangıcından itibaren Doğu Akdeniz’deki bazı devletler, hastalığı gerekçe göstererek Osmanlı üzümü ve kuru üzümüne kapılarını kapattı. “Filoksera bahanesi”ne öfkelenen Ziraat, Maden ve Orman Nazırı Selim Melhame, özellikle Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya gibi Osmanlı’dan yeni ayrılmış devletlerin kendi üzüm ekonomilerini geliştirmek için salgını mazeret gösterdiğine işaret ediyordu.7 Birinci Dünya Savaşı ve Büyük İzmir Yangını mevcut koşulları daha da kötüleştirdi. Bu insanlık trajedileri karşısında Britanya basınının “Noel pudingi” konusunu ele alırken “ticari açıdan bakıldığında yangın, yıkım ve kaosun İzmir’i yılın bundan daha kötü bir zamanında vuramayacağını” yazması son derece duyarsızcaydı. 8 Diğer malzemelerin yanı sıra Avustralya üzümlerinin kullanıldığı Noel pudingi “tamamen Britanya malı” olarak pazarlanıyordu ama asıl farkı yaratan, California kuru üzümlerinin 1922’de “İngiltere pazarını kayda değer ölçüde ele geçirmesi” oldu. 9

İzmir’de bir incir paketleme tesisi, 1901
Roeding Collection, California Nursery Historical Park (Math/Science Nucleus)

 

En az bir buçuk milyon kişinin yer değiştirdiği Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi, üzüm ekonomisini daha da karmaşık bir hâle getirdi. Mübadele, İzmir’in iç kesimlerini Sultaniye bağlarının bakımını üstlenen iş gücünün önemli bir bölümünden mahrum bıraktı; geride ise terk edilmiş bağlar kaldı. 10 Bu mübadiller, ayrıldıkları yerlerin ekolojik koşullarına oldukça benzeyen yerlere gönderildi. Nitekim 1938’de Türkiye’den bir ziraat bilimcisi, Urla’dan göç eden Rum Ortodoks mübadillerin alışık oldukları çevre koşullarına çok benzeyen Girit’e yerleştirilmesinden yakınmıştır. 11 İster asmaları yanlarında götürmüş isterse de başka yollarla edinmiş olsunlar, asma bakımını iyi bilmelerinden ötürü yetiştirdikleri üzümler son derece verimli oldu. Dolayısıyla iki ayrı ulusal sınır içinde yer alan Girit ve İzmir, birçok bakımdan birbirini andırmaya başladı.

Fresno’daki Aydın İncirleri

19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde Aydın’ın kuru inciri, yetiştiği toprağın kendine özgü nitelikleriyle bağlantılı olarak dünya çapında ünlenmişti. Büyük ve Küçük Menderes vadilerinde yetişmesine karşın, kaliteli mahsul sadece kıyıdan yaklaşık 50 km içeride elde ediliyordu. Özellikle de “poyraz eserken” toplanan incirlerin en yüksek kalitede olduğu düşünülüyordu.12 İncirler güneşte kurutulup deve kervanları veya demiryoluyla İzmir Limanı’na taşındıktan sonra çoğunluğu kadın olan işçiler tarafından işleniyordu. İşçiler, meyvelere istenen şekli verirken İzmir Körfezi’nden alınan deniz suyuyla ellerini hem nemli tutuyor hem de incirin bıraktığı yapışkan özden temizliyordu. Harper’s dergisinde çıkan bir tanıklık yazısında bu manzara şöyle tasvir edilmişti: “İncir yığınlarının çevresine çömelmiş kızlar, genç kadınlar, yaşlı kadınlar; Rumlar, Yahudiler, Türkler ve Ermeniler… Hepsi de konuşkanlar ve çoğu harıl harıl çalışıyorlar.” (Öyle ki çok az fotoğrafta hareketsiz dururken görülmektedirler.) 13 O dönemde sektörün önde gelen isimlerinden biri de “İzmir’in İncir Kralı” olarak bilinen Aram Hamparzum’du. İthalat ve ihracattan çok iyi anlayan Hamparzum aynı zamanda sağlıklı yaşama dair pazarlama fikirleri geliştiriyordu. Kabızlığın yol açtığı “otointoksikasyon”un önlenmesinde incirin kilit rol oynadığını öne sürüyor; bunun en açık kanıtının da köylülerin güçlü ve sağlıklı yapısı olduğunu savunuyordu. 14 Hamparzum’un yeniden inşa edilen eski deposu, bugün İzmir İktisat Kongre Merkezi olarak hizmet vermektedir. 15

California’da Calimyrna inciri, Eylül 1914
Roeding Collection, California Nursery Historical Park (Math/Science Nucleus)

 

İncirin yetiştirilme ve işlenme süreçlerinin kendine özgü niteliklerine dikkati çeken gözlemciler, bu meyveyi başka yerlerde yetiştirme fikrine de kayıtsız kalamıyordu. Britanya konsolosu, bunun Güney Avustralya Valisi’nin ilgisini çekebileceğini düşünüyordu. 16 Amerikan konsolosuysa hayal kırıklığını gizlemeyerek şu satırları not düşmüştü: “Asıl şaşırtıcı olan, Aydın’dan götürülerek başka yerlere dikilen incir ağaçlarının hiçbir zaman iyi sonuç vermemesidir.” 17 Ama bu durum üreticileri denemekten alıkoymadı. Nitekim 1887’de California’da bir üreticinin “en iyi çeşitlerden 30.000 incir çeliği” elde etmeyi başardığına dair haberler çıktı. 18 Birkaç on yıl sonra yayımlanan haberler, Aydın’ın incirliklerinde yaşanan daha da ilginç bir durumu gözler önüne seriyordu: “Tarım diplomatları”nın “incir ağaçlarımızın etrafında dolaştıkları, en iyi incirleri seçip inceledikleri, elleriyle yokladıkları, tattıkları ve nihayet,” hepsinden de kötüsü, “ceplerinden bir not defteri çıkarıp notlar aldıkları” görülüyordu. 19 İlk yıllarda incir fidanlarının sevkiyatı, meyvenin incir sinekleri aracılığıyla gerçekleşen tozlaşma sürecinin tam olarak anlaşılamaması nedeniyle başarısız olsa da, 20. yüzyıl başlarında California’da Aydın inciri yetiştirilmeye başlandı. Bir gazetenin yakındığı üzere, bu gelişme “işlerini bugüne dek Yankilerin incir düşkünlüğüne borçlu olan tüccarlarımızın sonunu getirebilirdi.” Nitekim Osmanlı Devleti Temmuz 1908’de, süregelen çalkantılara rağmen incir ağacı çeliklerinin ihracatını yasaklamayı gerekli gördü. 20 

Fresno’daki Roeding Fig and Olive Company’de incirler paketlenirken, tarih bilinmiyor
Roeding Collection, California Nursery Historical Park (Math/Science Nucleus)

 

Ama artık çok geçti. Yeterli sayıda incir fidanı çoktan imparatorluk sınırları dışına çıkarılmış; güneşle yağmurun tam kararında buluştuğu yeni coğrafyalarda kök salmaya başlamıştı. 21 California eyaletinin Fresno şehrinde ortaya çıkan Calimyrna çeşidinin adı bile bunun bir göstergesiydi; California ile Smyrna’yı (İzmir) tek bir sözcükte harmanlıyordu. Fresno gibi bir şehri İzmir’e yakın hissettiren yalnızca ağustos sonlarında havayı kaplayan taze incir kokusu değildi. Bu iki coğrafya arasında bilfiil bağ kuranlar da vardı. 1880’lerden itibaren Ermeniler tozlu Fresno’ya göç etmeye başlamıştı. ABD’de ırk hiyerarşilerinin gölgesinde yaptıkları kuru üzüm, kavun ve incir üretimi sayesinde zamanla toprak sahibi oldular ve belli ölçüde ekonomik güç kazandılar. 22 Aram Hamparzum “İzmir’in İncir Kralı” olabilirdi pekâlâ ama Fresno’da bu ünvana talip başka isimler de vardı. Bunlardan biri, babası Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç etmiş olan Henry Markarian’dı. 23 Türkiye’deki ziraat bilimcileri, Fresno’da yetişen Aydın incirinin Menderes vadilerinde yetişenler kadar lezzetli olamayacağını ısrarla savunmayı sürdürüyordu. Gazeteci Hikmet Feridun Es ise California’nın yaratacağı rekabetten endişe duyuyordu. Fresno’ya gittiği 1948’de Ermeni cemaatinin kendisini sıcak bir şekilde karşıladığını, dahası—Ermeni Devrimci Federasyonu’na atıfla—“incir işine Taşnak davası kadar önem verdiklerini” kaydetmişti. 24

Kudüs’teki Amerikan Kolonisi’nde bir bahçıvan ve Yafa portakalları
Matson Collection, Library of Congress

 

Mersin’deki Yafa Portakalları 

Doğu Akdeniz’in kıyı ovaları yüzyıllardır turunçgil üretimiyle ünlüdür. Yafa’dan Trablus’a ve Dörtyol’a uzanan bu coğrafyanın şehirlerine portakal çiçeğinin kokusu sinmiştir. Öte yandan Yafa, 19. yüzyılın ortalarından itibaren neredeyse mucizevi bir biçimde ortaya çıkan yeni bir portakal çeşidi sayesinde ayrı bir şöhret kazandı. Kökeninin Sakız Adası’na dayandığı rivayet edilen ve uzun yıllar boyunca Arapça’da da Saqisli (Sakızlı) adıyla anılan, yerel olarak şamoti, dünyadaysa Yafa portakalı olarak bilinen bu çeşit, büyük olasılıkla genetik bir mutasyonun eseriydi. 25 Lezzeti önemliydi tabii ama uzun mesafeli ticaretin hızla geliştiği bu dönemde kalın kabuğu en az lezzet unsuru kadar belirleyiciydi. Bu sayede Kuzey Avrupa’ya yapılan uzun yolculuklara ve liman işçilerinin zorlu yükleme-boşaltma işlemlerine dayanabiliyordu. Kuşkusuz, imparatorluğun başka bölgelerinde de portakal yetiştiriliyordu; Sakız ve Girit gibi adalarda olduğu kadar Akdeniz kıyılarında da turunçgil üretimi yaygındı. Özellikle Dörtyol, turunçgil bahçeleriyle nam salmıştı. (Rivayete göre buradaki ürünler de Yafa’yla bağlantılıydı; zira Küçük Sarkisyan adlı biri, 1830’da Kudüs hac dönüşünde beraberinde getirdiği fidanlarla bu üretimin temelini atmıştı.) 26 Dörtyol’un turunçgilleri, 19. yüzyılda önemli bir ihraç ürünü hâline geldi. 1909 Adana Katliamları’nın ardından bölgeyi ziyaret eden aydınlardan Zabel Yesayan, portakal ağaçlarının Ermenilere yönelik şiddetin coğrafyasıyla nasıl iç içe geçtiğini çarpıcı bir dille anlatır. Dörtyol’a varmadan çok önce portakal çiçeklerinin kokusunu aldığını kaydeder. Şehre ulaştığında ise “köklerinden sökülmüş portakal ağaçları […] ve orda burda bir başına kalmış ve kelimenin tam anlamıyla yaprakları tamamen yolunmuş ağaç iskeletleri”ni gördüğünü aktarır. 27 Zamanla Yafa portakalının adı Dörtyol’un önüne geçerek tüm dünyaya yayıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı topraklarında yol açtığı yıkıma rağmen, Filistin’i temsil eden Osmanlı Meclis-i Mebusan üyeleri, Filistin’in turunçgil ekonomisini ayakta tuttuğunu savundukları vergi muafiyetlerinin korunması için çaba gösterdi. Öşür vergisine tanınan muafiyetlerin eşitlik ilkesi gereği imparatorluğun tamamında uygulanması gerektiğini ileri sürenlere karşı Said el-Hüseynî şu cevabı verdi: “Peki ama, şerait ve ahvali tabiiyyede müsavat yoktur.” 28 Başka bir deyişle, Yafa’da turunçgil yetiştiriciliğinin sermaye yoğun bir faaliyet olması, imparatorluğun diğer bölgelerine kıyasla bu vergi muafiyetini haklı kılıyordu.

Dörtyol’da 1933–1934 sezonunda 17.000 ürün vermiş bir portakal ağacı
F. S. Bodenheimer, “A Visit to the Citrus District of Southern Turkey”, Hadar, Cilt: 8, Sayı: 1, Ocak 1935, s. 13

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle Filistin’in Milletler Cemiyeti Mandası kapsamında Britanya yönetimine bırakılması bu nedenlerle derin bir kırılma yarattı. Yafa, bir zamanlar güvenilir pazarları olan eski imparatorluk başkenti İstanbul’dan ve imparatorluğun diğer bölgelerinden bir anda kopmuştu. Bu ayrışmayı derinleştiren bir diğer gelişme, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal sanayileri geliştirme hedefiyle korumacı politikalar benimseyerek Filistin’den portakal ithalatını fiilen durdurması oldu. Filistin’deki üreticiler arasında sayıları giderek artan Yahudi bahçe sahipleri de bulunmakla birlikte, işçilerin büyük çoğunluğunu hâlâ Araplar oluşturuyordu. Üreticiler öylesine çaresiz bir duruma düştüler ki bazıları Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki serbest ticaret düzeninin yeniden kurulmasını bile savundu. 29 Ama bu talep sonuçsuz kaldı. Türkiye’deki yetkililer, örneğin Giritli mültecilerin Antalya yakınlarındaki portakal bahçelerinde istihdam edilmesi gibi, tarımda mültecilerin birikiminden yararlanma anlayışını sürdürdü. 30 Bu konuda büyük laflar da edildi. Dörtyol çevresinde Ermeniler ve Rumlardan geriye kalan portakal bahçelerinin yeniden dağıtılmasına ilişkin bir raporda şu ifade yer alıyordu: “Dörtyol portakalının, Yafa dâhil hiçbir yerde yetişen portakalla kıyas kabul etmeyecek kadar üstün olduğu herkesin malumudur.” 31 Ne var ki birçok kişi, imparatorluk döneminin damak tadının imparatorluk sonrası döneme taşınamayacağından endişeliydi. Akşam gazetesindeki bir yazıda şöyle deniyordu: “Daha evvel biz Yafa portakalına düşkündük. Trablus portakalı yerdik. Sakız mandalinasını severdik.” 32 Ancak, 1930’lara gelindiğinde imparatorluk döneminin bu turunçgilleri Filistin, Lübnan ve Yunanistan arasında paylaşılmıştı. Buna karşılık Rize, Finike ve hatta Dörtyol gibi yerlerde yetişen Türkiye turunçgilleri hakkında tüketicilerin bilgisi son derece sınırlıydı.

Bu sorunu çözmek isteyen Türk yetkililer Filistin’den yardım istedi. Kudüs İbrani Üniversitesi profesörlerinden Münih doğumlu F. S. Bodenheimer 1934 yılında Türkiye’nin güneyini ziyaret etti. Bodenheimer, Dörtyol ve Mersin’deki eski portakal bahçelerinde ağaçların birbirine çok yakın dikildiğini ve burada yetişen portakalların “ince kabuklu” ve “yabanıl” olduğunu ileri sürdü. Dörtyol’un yarım asırlık portakal bahçelerinde yüksekliği on metreye ulaşan ağaçlar gören Bodenheimer, ağaçların daha düzenli aralıklarla dikilmesini ve boylarının daha alçak tutulmasını tavsiye etti. 33 Böylece tarım ilaçlarının uygulanması da kolaylaşacaktı. Bu öneri, bir yandan bilimsel tarımdaki eğilimlerin doğal bir sonucuydu ama daha doğrudan bir açıklaması da vardı: Gezisinin masrafları (Britanyalı kimya şirketi) Imperial Chemical Industries tarafından karşılanmıştı. Bodenheimer, Mersin yakınlarında yeni kurulan portakal bahçelerini ise olumlu değerlendirdi. Zaten bu bahçelerde yetiştirilen portakalların önemli bir kısmı Yafa portakalıydı. Türkiye’deki Yafa portakalının Yafa’da yetiştirilenlerle rekabet edip edemeyeceği konusunda kesin bir sonuca varmasa da, imparatorluk sonrası dönemin bir hesaplaşma anına tanıklık etmişti: Bu kez turunçgiller başta olmak üzere imparatorluğun tarım ürünleri, belki de doğrudan Filistin’den getirtilen çeliklerle imparatorluk sonrası cumhuriyette yeniden üretilmekteydi.

Türkiye’de bu gelişmeler hem umut hem de kaygıyla takip ediliyordu. Dönemin gazete haberlerinden birinde belirtildiğine göre, 1934 yılında Türkiye’de üretilen sekiz-dokuz milyon portakalın yaklaşık iki milyonu “Mersin Yafa portakalı” çeşidiydi ve bunlar, “meşhur Dörtyol portakallarının beş katı fiyatına” alıcı buluyordu. 34
Aynı zamanda, Filistin’de yetiştirilen Yafa portakalının Türkiye’nin turunçgilleri karşısındaki rekabet gücü de endişe vericiydi. Bir de adlandırma meselesi vardı. Mersinli bir yazar, Yafa portakalının “bizim topraklarımızın mahsulü, bizim malımız” olmasına karşın “yabancı bir isim”le anılmasından şikâyetçiydi. 35 Filistinli üreticiler, 1948 Nakba’sının ardından bambaşka düzeyde bir yabancılaşma yaşayacaktı; neredeyse tamamı, başlangıçta Osmanlı pazarları ve vergi teşvikleriyle bağlantılı olarak ortaya çıkan portakal bahçelerini kaybetti, ardından da yeni kurulan İsrail Devleti’nin Yafa portakalını ticari marka olarak tescil ettirmesine şahit oldu. 36 Devrimci yazar Gassan Kanafani, bu ironileri “Hüzünlü Portakallar Yurdu” adlı öyküsünde ölümsüzleştirdi. 37 Bu (süregelen) mülksüzleştirmenin yanı sıra, başka bir tür yerinden edilme de söz konusuydu: Nakba’dan çok önce Osmanlı Devleti ve pazarları, turunçgil endüstrisinin doğup gelişmesine katkıda bulunmuştu. Nakba’nın ardından ise Türkiye’de satılan Yafa portakalları—Mersin’de yetiştirilmelerine karşın—imparatorluk döneminin bu dile getirilmeyen tarım tarihinin uzak bir yankısından ibaretti.

Meyve Memleketi

Ziraat bilimcileri başta olmak üzere birçok kişi Türkiye’nin geleceğini tartışırken ülkelerinden sık sık “meyve memleketi” diye söz ediyordu. Bu ifade, hem toprağın cenneti andıran bereketine duyulan inancı hem de çoğu zaman alttan alta hissedilen bir güvensizlik duygusunu yansıtıyordu. 38 1945’te bir yazarın belirttiği gibi “Avrupa’nın California’sı” fikriyle akrabaydı ama ondan daha kapsamlı bir anlam taşıyordu. 39 Ayrıca, iktidarını kısmen tek bir ihraç ürününün üretiminden alan otoriter rejimleri küçümsemek için kullanılan “muz cumhuriyeti”nden de bütünüyle farklıydı. “Meyve memleketi” bambaşka çağrışımlara sahipti. 20. yüzyıl başlarında bu ifade, döviz kazandırmanın ve imparatorluğun yıkıntıları üzerinde daha iyi bir gelecek inşa etmenin bir yolu anlamına geliyordu. Nitekim Türkiye’nin süregelen üzüm, incir ve portakal üretimine bakıldığında, “meyve memleketi” nitelemesinin bütünüyle yersiz olmadığı görülür. Türkiye, dünyanın en büyük iki kuru üzüm üreticisinden biri, en büyük incir üreticisi ve en büyük on portakal üreticisinden biridir.

Ne var ki “meyve memleketi” bambaşka bir anlama da gelebilir; meyvenin emek, özen ve sermaye gerektiren bir ürün, yılın belli bir dönemini çağrıştıran rayihalı bir gıda ve ağaçlar gibi zamana meydan okuyan canlılardan elde edilen bir mahsul olarak sayısız insanın hayatını nasıl şekillendirdiğine de işaret edebilir. Üstelik bu ağaçlar, pek çok kişi için yitirilmiş ama bütünüyle geri dönülemez şekilde kaybedilmemiş evlerin de birer simgesidir: Neticede, bir incir ağacının yaprakları arasından süzülen güneş ışığı, hiç değilse bir anlığına da olsa insanı yeniden evine götürebilir. Kimi zaman Cumhuriyet’in imparatorluk dönemi tarım ürünlerini yeni sınırlar içinde yeniden yetiştirme çabasının bir parçası, kimi zaman da insanları—ve meyveleri—imparatorluk ve ulusal sınırların ötesine taşıyan göçler ve zorunlu nüfus hareketlerinin bir sonucu olarak meyveler de başka yerlerde boy göstermiştir. Nihayetinde İzmir’den Girit’e, Aydın’dan Fresno’ya, Yafa’dan Mersin’e uzanan—ve nicelerinin anavatanı olan—bu meyve memleketi yalnızca Türkiye değil, aynı zamanda onun geçmişinin gölgeleridir.

Çeviri: Başak Çaka

 

Paylaş