Sıhhat, Terakki, İaşe: Erken Cumhuriyet'te Sıtma ve Pirinç Tartışmaları

Fatma Genç
14 Mayıs
Okuma Süresi
11 dk.
Ege’de çeltik ekimi, İzmir
Salt Araştırma, Fotoğraf ve Kartpostal Arşivi
2025'te Salt Araştırma Fonları'yla desteklenen araştırmacılardan Fatma Genç, 1936 tarihli Çeltik Ekimi Kanunu etrafındaki tartışmalardan yola çıkarak, pirinç üretiminin teşviki ile sıtma gibi ciddi halk sağlığı tehditleri arasındaki gerilimin kırsal modernleşme ve tarımsal kalkınma politikalarını nasıl şekillendirdiğini ele aldı. Kırsal mekânın, emeğin, toprağın ve suyun yönetimine dair bugün de geçerli olan politik ve ekolojik meseleleri sıhhat, terakki, iaşe kavramları ekseninde değerlendirdi.

"Çeltikçiler çeltik1 eker, sivrisinekler zehir döker;
Kimi hasta yatar, kimi boynunu büker,
Hısım-kavim nöbet gelir can çeker.
Kalmıyor millet, kırılıyor Paşam!"
Kozanlı Durmuş, "Çeltik Destanı: İsmet Paşa'ya Arzuhal"2

Kozanlı Durmuş'un İsmet Paşa'ya seslenen bu dizeleri, sıradan bir köylü şikâyeti değildir. Pirinç tarlasının kıyısında biriken hastalığın, yoksulluğun ve öfkenin doğrudan iktidara yönelmiş hâlidir. Dizelerde üç şey aynı anda görünür: Çeltik eken emek (çeltikçiler çeltik eker), sivrisinekle taşınan sıtma (sivrisinekler zehir döker) ve hastalıkla kırılan köylü bedeni (kimi hasta yatar, kimi boynunu büker). Bütün bunların üzerinde ise yalın ama sert bir cümle asılı durur: "Kalmıyor millet, kırılıyor Paşam!"

Erken Cumhuriyet'te pirinç, yalnızca sofraya gelen bir gıda değil; iaşe politikalarının, tarımsal kalkınmanın, kırsal modernleşmenin ve halk sağlığının kesiştiği stratejik bir üründür. Yerli üretimi artıracak, ithalatı azaltacak, verimli ovaları ekonomiye katacak bir kalkınma vaadi taşır. Fakat çeltiğin istediği durgun su, aynı zamanda sıtmayı taşıyan anofel sivrisineği için uygun bir üreme alanıdır.3 Böylece pirinç tarlası, erken Cumhuriyet'in en temel gerilimlerinden birinin sahnesine dönüşür: İaşe ve terakki adına üretimi artırmak mı, yoksa sıhhat adına üretimi sınırlamak mı?4

Yazının odağındaki 1936 tarihli Çeltik Ekimi Kanunu, halk sağlığını pirinç üretimini durduracak mutlak bir sınırdan ziyade üretimin devamını mümkün kılan bir denetim alanı olarak düzenler. Bu yönüyle kanun; pirinci, suyu, işçi bedenini ve kırsal mekânı aynı hukuki çerçevede buluşturan bir metin olarak okunabilir.5 Dolayısıyla pirinç, tarım ya da halk sağlığı tarihinin konusu olduğu kadar kırsal emeğin, suyun, toprağın ve hastalık riskinin nasıl yönetildiğine dair politik-ekolojik bir hikâyedir. Bu hikâyede pirinçten kazanç sağlayanlarla sıtmanın bedelini ödeyenler aynı toplumsal konumda değildir. Kozanlı Durmuş'un dizeleri tam da bu nedenle önemlidir: Kanunların ve arşiv belgelerinin teknik dilinin görünmez kıldığı bedeli açığa çıkarır. Asıl soru şudur: Kalkınma kimin bedeni üzerinden, kimin sağlığı pahasına gerçekleşir?

M. Şerif Korkut, Isıtma ve Çeltik, Ankara: Yeni Matbaa, 1950

Osmanlı'dan Devralınan Miras: Çeltik, Su ve Bataklık

Erken Cumhuriyet'in pirinç ve sıtma meselesiyle kurduğu ilişki, geç Osmanlı'dan devralınan uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür. Osmanlı idaresi açısından pirinç, mali değeri ve pazar talebi nedeniyle kârlı bir metadır. Halil İnalcık'ın Osmanlı'da pirinç üretimi ve çeltikçi reaya sistemine ilişkin çalışması da, pirincin imparatorluk ekonomisindeki önemini ve özel bir emek-idare düzeni içinde örgütlendiğini gösterir.6 Pirinç, yüksek su ihtiyacı nedeniyle Osmanlı döneminden itibaren bataklıklar, durgun sular ve sıtma riskiyle birlikte düşünülür. Bu yüzden pirinç üretimi yalnızca tarımsal değil; çevresel, idari ve sıhhi bir mesele olarak da görülür. 1910 tarihli Pirinç Ziraatı Kanunnamesi bu gerilimi açıkça yansıtır; sağlık, çevre, iskân ve idareyi ilgilendiren bir sorun olarak ele alınır.7 Amaç üretimi yasaklamak değil, üretimin yarattığı hastalık riskini yönetmektir. Çukurova bu gerilimin en çarpıcı örneklerinden biridir. Chris Gratien'ın ortaya koyduğu üzere, Çukurova'da tarımsal genişleme bataklık, iskân, emek ve sıtma sorunlarıyla birlikte ilerler. Bu yüzden sivrisinek burada sadece biyolojik bir taşıyıcı değil, üretim ilişkilerinin içine yerleşmiş bir aktördür.8

Sıtma, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1948, s. 5

Cumhuriyet bu mirası devralır ve onu sağlıklı nüfus, çalışabilir emek, yerli üretim ve iaşe diliyle yeniden kurar. Sıtma artık yalnızca halk sağlığı sorunu değil, nüfusun üretkenliği ve kalkınma hedefleriyle bağlantılı bir meseledir.9 Bu anlamda 1936 Çeltik Ekimi Kanunu bir kopuştan ziyade süreklilik ve yoğunlaşma momentidir. Süreklilik, çeltiğin her iki dönemde de su ve sıtma ile birlikte düşünülmesi; dönüşüm ise Cumhuriyet'in bu gerilimi daha merkezî, teknik ve kalkınmacı bir yönetim mantığı içine yerleştirmesidir.

Bayer markalı Atebrin sıtma hapına ait broşür, Alâeddin Kıral Basımevi, tarihsiz

Cumhuriyet'in Üç Davası: Nüfus, Emek, Toprak

Savaşlardan, göçlerden ve büyük demografik kayıplardan çıkan yeni devlet için nüfus, doğrudan bir varlık meselesidir: Çalışabilir beden, üretken köylü, askerî güç, vergi tabanı ve tarımsal süreklilik. Bu nedenle sıtmayla mücadele, başından itibaren sağlık politikası ile kalkınma stratejisinin kesiştiği alana yerleşir.10

Midhat Süyev, Sıtma Savaşı Çalışmaları Albümü, İstanbul: Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti, 1953, s. 63

Anofeller ve diğer sivrisinekler
Midhat Süyev, Sıtma Savaşı Çalışmaları Albümü, İstanbul: Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti, 1953, s. 63

Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından 1935'e uzanan hazırlık evresinde, köy yeni bir yönetsel ölçek hâline gelirken sıtma mücadelesi de kurumsallaşmaya başlar. Henüz 1936 Çeltik Ekimi Kanunu yürürlükte değildir; fakat pirinç üretimi çoktan tartışmanın merkezindedir. Dönemin sağlık raporlarında sıtmanın, "ferdin çalışma kudretini azaltan" başlıca nedenlerden biri olarak tanımlanması11 hastalığın nasıl kavrandığını gösterir: Sıtma bedeni zayıflatır, ölümlere yol açar, gündelik hayatı felç eder; aynı zamanda tarlayı boş bırakır, iş gücünü düşürür ve köy ekonomisini kırılganlaştırır. Hasta köylü yalnızca tedavi edilmesi gereken bir yurttaş değil, üretimden düşen bir emek gücüdür.

Sıtma mıntıkalarının bataklık mahallerini gösteren harita, Başvekâlet Devlet Matbaası (Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiyye Vekâleti tarafından 1340 (1924) tarihli raporlardan çizilmiştir. İzzeddin Derbend mührünü taşır.)
İBB Atatürk Kitaplığı, Hrt_001264

1920'ler boyunca bu bakış kurumsal bir çerçeve kazanır. 1924 tarihli Köy Kanunu, köy sınırları içindeki su birikintilerinin kurutulmasını köylünün mecburi işleri arasına alır; sıtmanın sivrisinekler aracılığıyla yayıldığını ve sivrisineklerin durgun sularda ürediğini belirterek su birikintilerini ortadan kaldırılması gereken bir sağlık tehdidi olarak tanımlar.12 Aynı yıl Sağlık Bakanlığı'nın sıtma ile mücadele raporu, çeltik tarlalarını sıtmanın yayılmasında belirleyici etkenlerden biri olarak işaretler.13 1925'te Birinci Millî Tıp Kongresi'nin ana gündemi sıtmadır. Ardından gelen yasal düzenlemeler—1926 Sıtma Mücadelesi Kanunu, 1928'deki genişletme, 1930 Umumî Hıfzıssıhha Kanunu—sıtmayı devlet tarafından izlenmesi ve yönetilmesi gereken toplumsal bir mesele olarak kurar.14 Ancak kritik gerilim şuradadır: Sıtmanın yoğunlaştığı alanlar, aynı zamanda tarımsal genişleme için en cazip alanlardır. Sulak ovalar, bataklık çevreleri ve suya erişimi olan araziler hem hastalık riski taşır hem de çeltik gibi kârlı ürünler için imkân sunar ve pirinç üretimi bu gerilimli alanlarda her ikisini birden büyütür.15 Cumhuriyet'in sıtma politikası bu nedenle hastalığı ortadan kaldırma hedefi ile üretimi sürdürme zorunluluğu arasında biçimlenir. Devlet bir yandan bataklıkları kurutmayı, su birikintilerini denetlemeyi ve köylü bedenini sağlıklı kılmayı hedefler; diğer yandan çeltik üretimini tümüyle yasaklamaz. Çünkü pirinç, yerli üretim, iaşe güvenliği ve tarımsal kalkınma açısından vazgeçilmez görülür; mesele hastalık riskini üretimi aksatmayacak biçimde yönetmektir.

Su birikintileri ve bataklıkların kurutulması çalışmalarına dair Sıtma broşürü, tarihsiz

Dönemin basını bu ikiliği açık biçimde yansıtır. Bir yanda çeltik, güney bölgelerini zenginleştiren kârlı bir tarım olarak sunulur; diğer yanda "Pirinç mi, sıtma mı?" sorusu manşetlere taşınır.16 Aynı ürün, hem kalkınma umudu hem de halk sağlığı tehdididir. Pirinç tarlası böylece erken Cumhuriyet'in kırsal modernleşme projesinde özel bir yere yerleşir: Suyun, toprağın, emeğin ve hastalık riskinin aynı anda yönetildiği bir alan.

Çeltik ekimi yapılan sahalar
Midhat Süyev, Sıtma Savaşı Çalışmaları Albümü, İstanbul: Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti, 1953, s. 52

Kozanlı Durmuş’un “Çeltik Destanı: İsmet Paşa’ya Arzuhal” başlıklı şiiri

Pirinç ve Sivrisinek Aynı Yasada Karşılaşır: 1936 Çeltik Ekimi Kanunu

1936 Çeltik Ekimi Kanunu, erken Cumhuriyet'in çeltik ve sıtma meselesini nasıl kavradığını en açık biçimde gösteren metinlerdendir. Kanun pirinç üretimini yasaklamaz; onu ruhsat, mesafe, sulama rejimi, komisyon denetimi ve işçi sağlığı hükümlerine bağlayarak sürdürmenin yollarını arar. En yalın hâliyle, bu kanunda pirinç ve sivrisinek aynı hukuki zeminde karşılaşır.

1926’da sıtma savaş bölgeleri ve faaliyet sahaları
Midhat Süyev, Sıtma Savaşı Çalışmaları Albümü, İstanbul: Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti, 1953, s. 54

Kanunun gerekçesi bu ikiliği açıkça taşır. Pirinç, halkın gıda ihtiyacını karşılayan ve yüksek kâr sağlayan bir ürün olarak tanımlanırken, aynı zamanda "sıhhati umumiye" ile sıkı ilişkisi bulunan riskli bir tarım olarak görülür.17 Ancak bu risk, üretimi durduracak bir gerekçe hâline getirilmez. Sağlık, pirinç üretiminin karşısına mutlak bir sınır olarak konmaz; üretimin devamını mümkün kılacak bir denetim alanı olarak kurulur.18 Encümen raporları bu tercihi daha da görünür kılar. Ziraat Encümeni pirincin yerli üretim içindeki yerini ve verim artışını; Maliye Encümeni yurt ihtiyacını karşılama ve ihracat imkânını; Dahiliye Encümeni ise ithalatın azalmasını vurgular. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Encümeni, gayrifennî ve gayrisıhhi ekimin halk sağlığı açısından tehlikelerine dikkat çekse de çeltik üretimini tümden reddetmez. Raporların ortak noktası açıktır: Tartışma üretimin yapılıp yapılmayacağı üzerine değil, hangi koşullarda yapılacağı üzerinedir.19 Böylece sağlık, tarımsal kalkınmayı durduran bir sınır olmaktan çok, onun içinde işleyen düzenleyici bir mekanizma hâline gelir.

“Sivrisineklere harp” başlıklı haber, Akşam Postası, 19 Aralık 1935
İBB Atatürk Kitaplığı Arşivi

Kanunun operasyonel kalbini çeltik komisyonları oluşturur. Vali ya da kaymakam başkanlığında çalışan bu komisyonlarda ziraat, bayındırlık ve sağlık bürokrasisinin temsilcileri ile bir çeltik çiftçisi yer alır. Çeltik ekmek isteyenler komisyona başvurmak zorundadır. Komisyon, arazinin durumunu, su kaynaklarını, yerleşim yerlerine uzaklığı ve sağlık riskini değerlendirir. Kabul edilen alanlar için krokiler hazırlanır; suyun nereden verileceği, nasıl tahliye edileceği ve hangi sulama düzeninin uygulanacağı belirlenir.20 Böylece çeltik ekimi, devlet gözetiminde ve uzmanlık bilgisiyle yürütülen bürokratik bir faaliyete dönüşür. Köy, tarla, su arkı, bataklık, işçi barınağı ve yerleşim mesafesi aynı idari haritanın parçaları hâline gelir.

Sıtma broşürü, tarihsiz

Kanunun en kritik araçlarından biri kesik sulamadır.21 Çeltik alanlarının belirli aralıklarla susuz bırakılması, anofel larvalarının gelişimini engellemeyi amaçlar. Böylece sulama takvimi tarımsal verimin yanı sıra sıtma mücadelesine göre de düzenlenir. Su artık sadece ürünü büyüten bir kaynak değildir; doğru zamanda verilip kesilmesi gereken, hastalık riskini taşıyan ve devlet tarafından denetlenen bir unsurdur.

Midhat Süyev, Sıtma Savaşı Çalışmaları Albümü, İstanbul: Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti, 1953, s. 142

Kanun, işçi sağlığına ilişkin hükümler de getirir. Çeltik işçilerinin tarlalara çok yakın yerlerde açıkta yatırılması yasaklanır; gerekli durumlarda yükseltilmiş barakalar, tel kafesler ve cibinlikler öngörülür. İşçilerin günün belirli saatleri dışında çalıştırılmaması, sağlıklı içme suyu sağlanması ve kinin22 verilmesi gibi yükümlülükler çeltik sahiplerine bırakılır.23 Kâğıt üzerinde bu hükümler işçiyi sıtma riskine karşı korumayı amaçlar. Fakat işçi sağlığı burada kendi başına bir hak olmaktan çok, üretimin sürekliliğinin koşulu olarak tanımlanır. Çeltik işçisinin bedeni hem hastalık riski taşıyan kırılgan bir beden hem de pirinç üretiminin sürmesi için korunması gereken bir emek gücüdür. Devlet işçiyi korurken aynı zamanda üretimi korur; çoğu zaman ikisi arasındaki çizgi bilinçli biçimde belirsiz bırakılır. 1936 Kanunu'nun asıl sınavı da burada başlar: Kâğıt üzerinde kurulan sıhhat-terakki uzlaşması, tarlada kimin lehine işleyecektir?

Kesik sulama sistemine göre düzenlenmiş çeltik tarlasının teknik krokisi
Ata Ünalan, Sıtmalı Yerlerde Çalışan ve Yaşayanlara Pratik Bilgiler, Ankara: Titaş Basımevi, 1943, s. 107

Cibinlikli ve tel barakalı barınaklar, Sıtma, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1948, s. 30

Sıtma ilaçları, Sıtma, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1948, s. 20

Kanunun Sahada Verdiği Sınav: Sıtma, Sermaye ve İşçi Bedeni

Kanunun asıl sınavı tarlada verilir: Pirinçten kazanç sağlayanlarla sıtma riskini taşıyanlar aynı toplumsal konumda değildir. Bu kırılganlığı görünür kılan ilk raporlardan biri 1937 tarihlidir. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti'nin Samsun, Manisa, Aydın ve Seyhan gibi çeltik bölgelerine ilişkin incelemelerinde "sıtma salgını iklimi"nden söz edilir. Rapora göre sıtma özellikle tarım işçileri arasında yaygındır; büyük çiftçiler ve patronlar işçi sağlığı hükümlerini keyfî biçimde ihmal etmekte, işçiler su başlarında gecelemekte, uzun saatler çalıştırılmakta ve kimi yerlerde kinin dağıtılmamaktadır.24 Nitekim pirinç yüksek kâr getiren bir üretimdir; mesafe kuralları, kesik sulama, baraka, cibinlik, kinin dağıtımı ve suyun belirli aralıklarla kesilmesi gibi önlemler ise üreticiler için maliyet, gecikme ve kâr kaybı anlamına gelir. Bu nedenle kanunun uygulanması yalnızca teknik değil, doğrudan sınıfsal bir pazarlık alanıdır.

Silifke’de bir çeltik tarlası ve çalışan insanlar
Salt Araştırma, Ali Öz Arşivi

1939 tarihli Ziraat Vekâleti ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti arasındaki yazışma bu çatışmayı açıkça gösterir. Sıhhat Vekâleti, kanunun beklenen sonucu vermediğini, mesafe şartı ve kesik sulamanın uygulanmadığını, sıtmanın arttığını belirterek daha sıkı düzenleme önerir. Ziraat Vekâleti ise buna karşı çıkar: Sınırlamalar sertleştirilirse çeltik sahaları daralacak, pirinç üretimi düşecektir. Üstelik pirinç, millî sermayeyi tarıma çeken, 21 fabrika açan ve istihdam yaratan bir sektördür. Kesik sulama kaldırılırsa ekim alanları onda bire inecektir. Sıhhat Vekâleti'nin "sıtma artıyor" raporuna karşılık Ziraat Vekâleti'nin yanıtı nettir: Sorun kanunun kendisinde değil, uygulamadaki hatalardadır.25 Sağlık ile üretim aynı masaya oturduğunda, terazinin hangi tarafa eğildiği burada açıkça görülür.

Benzer bir gerilim 1943'te yeniden belirginleşir. Sıhhiye Vekâleti'nin hazırladığı taslak, halk sağlığını daha açık biçimde öncelikli bir mesele olarak kurar ve "bu işlerden daha üstün ehemmiyeti haiz olan sağlığını korumak gayesi"ni vurgular. Ancak vekâlet, amacının çeltik ziraatını ortadan kaldırmak ya da güçleştirmek olmadığını özellikle belirtmek zorunda kalır. Buna rağmen mevcut uygulamaların "sıhhat bakımından çok feci" sonuçlar doğurduğunu, ekim yerlerinin belirlenmesinde bağlayıcı bir ortak karar mekanizması kurulamadığını ve düzenlemelerin çoğu zaman sermaye sahibi büyük çiftçiler lehine işlediğini söyler.26 Raporun merkezindeki vurgu açıktır: Memleketin hayati derdi sıtmadır ve çeltik ziraatı bu sorun yok sayılarak düzenlenemez.27

Bu gerilim, üretici dilekçelerinde daha da sertleşir. Büyük çeltik üreticileri, yerel komisyonların izin vermemesini ya da ekim alanlarını sınırlamasını çoğu zaman haksızlık olarak sunar; pirinç üretimini ülke ekonomisi, yerel refah ve mülkiyet hakkı adına savunur. Bu itiraz dili arşivde bolca yer bulur: Amasya'dan bir çiftlik sahibi, komisyonun kendisine "cahil ve zavallı" gibi muamele ettiğinden şikâyet eder. Antalya'dan biri, "on beş yıldır ziraat yapıyorken esassız sebeplerle bu haktan mahrum bırakıldık" der. Hatay'dan gönderilen başka bir dilekçe ise yasağın "şahsi bir emirle" geldiğini, bölgede "iktisadi felaket" yaratacağını savunur.28 Buna karşılık tarım işçilerinin, küçük köylülerin ve sıtmaya yakalanan hanelerin sesi arşivde daha seyrek duyulur.29 Bu sessizliği delen örneklerden biri, 5 Ağustos 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Osman Uçar imzalı mektuptur. Kadirli'nin Kiremitli köyünden Uçar, çeltik ziraatının başıboş genişlemesi nedeniyle bölgenin "çok fena vaziyetlere" düştüğünü yazar: Kanunun öngördüğü tel kafesli barakalar yoktur ve işçilere cibinlik ya da kinin dağıtılmamaktadır; çeltik suları köylerin içme sularını bozmakta, sivrisinek dalgalarını artırmakta, yolları geçilmez hâle getirmektedir.30 Bu mektup, kanunun teknik dilinin sahada nasıl çözüldüğünü gösterir: Mesafe vardır ama uygulanmaz, kinin vardır ama dağıtılmaz, baraka vardır ama kurulmaz, denetim vardır ama çoğu zaman güçlülerin lehine işler.

Mehmet Şerif Korkut'un Isıtma ve Çeltik (1950) adlı çalışması da aynı sınıfsal tabloyu sert bir dille kayda geçirir. Korkut'a göre sıtma, memleketin en büyük düşmanlarından biridir; fakat çeltikçilik öyle güçlü bir çıkar ağına dönüşmüştür ki hastalık ve ölümün bedeli üreticilerin kazancı karşısında görünmez kılınır. Bu bakış, pirincin yalnızca tarımsal bir ürün değil, kırsal sınıf ilişkilerini açığa çıkaran bir meta olduğunu gösterir. Çeltikten zenginleşenlerle çeltik yüzünden hastalananlar aynı hikâyenin eşit tarafları değildir.

Bayer markalı Atebrin sıtma hapına ait broşür, Alâeddin Kıral Basımevi, tarihsiz

Dönemin propaganda dili de bu eşitsizliği örterek yeniden üretir. "Hasta köylü = fena mahsul ve harap köy" türü sloganlar, köylü sağlığını üretkenlik üzerinden tanımlar. Hastalığın iktisadi sonuçlarını görünür kılarken, köylüyü esas olarak üretebildiği ölçüde değerli hâle getirir. Böylece sağlık hakkı, üretimin sürekliliğine bağlanır: Köylü sağlıklı olmalıdır; çünkü sağlıklı köylü çalışır, üretir, verim sağlar.

Şerif Korkut’un “İki Büyük Düşman” başlıklı yazısının görseli, Yeni Adam, 1 Haziran 1950
Salt Araştırma, Basın Arşivi

Yaşar Kemal'in Teneke romanı, arşiv belgelerinde parça parça görünen bu gerilimi edebiyatın bütünlüğü içinde anlatır. Yeni atanan kaymakam Fikret Irmaklı, Çeltik Ekimi Kanunu'nu uygulamaya çalıştığında büyük toprak sahipleriyle, yozlaşmış komisyon ilişkileriyle ve Ankara'ya kadar uzanan siyasi baskıyla karşılaşır. Kanunun istediği mesafe, kesik sulama, çimento kanal, kroki ve denetim sahada işlemez. Çeltikçiler "millî mahsul" söylemiyle hukuki sınırlamaları aşmaya çalışırken, köylüler su basan evleri, hastalanan bedenleri ve duyulmayan şikâyetleriyle bu üretim rejiminin bedelini taşır.31 Bürokratik metinlerde "kesik sulama" olarak geçen şey, romanda köyü basan suya, titreyen bedene, korkutulan kaymakama ve sesi bastırılan köylüye dönüşür.

M. Şerif Korkut, Isıtma ve Çeltik, Ankara: Yeni Matbaa, 1950, s. V

Bütün bu örnekler, 1936 Kanunu'nun sınırını açık biçimde ortaya koyar. Kanun, sıtma riskini teknik araçlarla yönetmeye çalışır; fakat bu araçların uygulanması yerel güç ilişkilerine bağlıdır. Büyük üreticiler suya, sermayeye, idareyle pazarlık gücüne ve siyasal bağlantılara sahiptir. Küçük köylüler ve tarım işçileri ise hem üretim sürecinin yükünü hem de hastalık riskini taşır.

Bataklığı Kurutmak, Riski Yönetmek

Pirinç-sıtma gerilimi yalnızca tarlada çalışan bedenler üzerinden değil, mekânın kendisi üzerinden de yönetilir. Erken Cumhuriyet'in kırsal modernleşme anlayışında bataklık çift anlamlıdır: Bir yandan sıtma üreten bir sağlık tehdidi, diğer yandan tarıma açılabilecek bir toprak rezervi. Bu nedenle bataklık, hem hastalık yuvası hem de teknik müdahaleyle kalkınmanın parçası hâline getirilebilecek bir alan olarak kavranır.

Sıtma temalı Bayer Atebrin ilaç reklamlı takvim (Çizim: İhap Hulusi Görey)
Phebus Müzayede

1950 tarihli Bataklıkların Kurutulması ve Bundan Elde Edilecek Topraklar Hakkında Kanun, bu gerilimi doğrudan mekân üzerinden yönetme girişimidir. Kanunun gerekçesinde sağlık ile ziraat yan yana zikredilir: "hem memleketimizin sağlık durumunun ıslah edilmesi hem de ziraate elverişli arazi kazanmak suretiyle..."32 Bu ifade, bataklıkların kurutulmasının çift amaçlı bir araç olarak kurgulandığını gösterir: Bir yandan "sıtma yuvaları" yok edilecek, öte yandan ziraata elverişli yeni araziler kazanılacaktır.33 Tam da burada sağlık, ziraat ve mülkiyet rejimi birbirine bağlanır. Bataklığın kurutulması sıtmayla mücadele adına meşrulaştırılır; fakat ortaya çıkan toprağın kime ait olacağı sorusu, müdahalenin sınıfsal niteliğini açığa çıkarır.34 1952'de Bataklıkların Kurutulması Kanunu'nda yapılan değişiklik de bu çizginin devamıdır.35 Bataklık kurutma politikaları bu yönüyle pirinç-sıtma rejimini tamamlayan mekânsal bir halkadır. Sağlık müdahalesi hastalığın yanı sıra toprağı, değeri ve mülkiyet ilişkilerini de yeniden düzenler.

Hüseyin Mumcu tarafından çizilen karikatür (Görsel yapay zekâ ile temizlenmiştir)
M. Şerif Korkut, Isıtma ve Çeltik, Ankara: Yeni Matbaa, 1950, s. 48.

"Kalmıyor Millet": 1936'dan 2026'ya Aynı Soru

Erken Cumhuriyet'in pirinç ve sıtma tartışmaları, kalkınmanın hangi bedellerle kurulduğunu ve bu bedellerin kimlerin üzerine yıkıldığını gözler önüne serer. 1920'lerden 1950'lere dek devletin temel tercihi büyük ölçüde değişmez: Pirinç üretimi vazgeçilmez görülür; sıtma riski ise mutlak bir engelden ziyade teknik araçlarla yönetilecek bir yan etki olarak ele alınır. Ruhsat, mesafe, kesik sulama, komisyon, kinin, baraka ve bataklık kurutma politikaları bu yönetim mantığının araçlarıdır. Kâğıt üzerinde sıhhat, terakki ve iaşe arasında denge kurulur; sahada ise bu dengenin bedelini çoğu zaman köylüler, mevsimlik işçiler ve tarım ameleleri öder. Çeltik tarlası bu yüzden erken Cumhuriyet'in kırsal modernleşme laboratuvarlarından biridir: Devlet burada suyu, hastalığı, emeği ve kırsal mekânı aynı anda yönetmeye çalışır. Ve bu yönetim sınıfsal olarak tarafsız değildir.

Midhat Süyev, Sıtma Savaşı Çalışmaları Albümü, İstanbul: Sağlık ve Sosyal Yardım Vekâleti, 1953, s. 66

Durgun suları akıtan ve çukurları dolduran köylüler, Sıtma, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1948, s. 33

Bu hikâyenin bugüne uzanan yanı da burada belirir. Doksan yıl sonra, 2026'da Çeltik Ekimi Kanunu'nda değişiklik tartışılırken yine aynı mesele gündemdedir: Çeltik tarlasının yerleşim yerlerine ne kadar yaklaşabileceği.36 Gerekçe değişmiş, sıtma aynı tarihsel ağırlıkla konuşulmaz olmuş, köylerin idari statüsü ve tarımsal üretimin koşulları dönüşmüştür. Fakat soru tanıdıktır: Üretimi artırmak adına sağlık, mekân ve yaşam alanı sınırları ne kadar esnetilebilir? Bu yüzden 1936'daki tartışma bugüne sadece tarihsel bir yankı olarak gelmiyor; aynı kalkınma aklının farklı biçimlerde sürüp sürmediğini sorgulatıyor.37

Kozanlı Durmuş bu soruyu doksan yıl önce, çok daha yalın bir dille sormuştu: "Kalmıyor millet, kırılıyor Paşam!" O ses arşivde değil, destanda kaldı. Ama soru hâlâ gündemde.

Silifke’de bir çeltik tarlası ve çalışan insanlar
Salt Araştırma, Ali Öz Arşivi


- - -

Fatma Genç, bağımsız araştırmacı ve Ordu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü'nde doktora öğrencisidir. Sosyal bilimler alanındaki çalışmaları, politik ekoloji, kırsal emek, tarımın toplumsal-ekolojik dönüşümleri, nesne tarihi ve ekolojik tarih üzerine yoğunlaşmaktadır. Araştırmalarında emek, doğa, tarım, ekoloji ve mekân ilişkilerini, özellikle çeltik ve çay tarımı ile kırsal emek rejimleri üzerinden ele almaktadır. Çayın Halleri podcast programı ile Apaçık Radyo'da yayımlanan Kopuk Bağlar programını hazırlayıp sunmaktadır.
Paylaş