Siyasal, Sosyal ve Ahlaki Bir Sorun Olarak İşçi Sınıfı Meskenleri: 1940’lar ve 1950’ler Türkiye’sinde Reform Tartışmaları

Barış Alp Özden
26 Ekim 2026
Okuma Süresi
17 dk.

Saraçhane Mitingi, 31 Aralık 1961 
İsmail Topkar Arşivi

Akademisyen Barış Alp Özden, 2018’de Salt Araştırma Fonları’yla desteklenen çalışmasından yola çıkarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası artan nüfus ve göçle birlikte işçi meskenleri etrafında gelişen tartışmaları ele aldı. Barınma sorununu sağlık, ahlak ve üretkenlik ile ilişkilendiren sosyal politikaları ve popüler söylemleri değerlendirdi.

Sınıf oluşumu, mekân ve sosyal politika

İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1960’lı yıllara uzanan dönem Türkiye’de ücretli emeğin hızla yaygınlaştığı, tarımdan kentlerdeki sanayi ve hizmet işlerine doğru büyük bir nüfus hareketinin yaşandığı ve kentli işçi sınıfının giderek daha görünür hâle geldiği bir tarihsel kesite karşılık gelir. Bu dönüşüm içinde işçi sınıfı yalnızca sayısal olarak büyüyen bir toplumsal kategori değil, siyasal partilerin desteğini kazanmaya çalıştığı, sendikaların giderek artan ölçüde örgütlediği, devlet yöneticileri ile sosyal politika uzmanlarının davranışlarını, ihtiyaçlarını ve yaşam biçimlerini anlamaya ve düzenlemeye çalıştığı yeni bir toplumsal güçtü. Daha önce nüfusun sıhhati, yoksulluğu veya geri kalmışlık gibi daha genel kategoriler içinde ele alınan “sosyal mesele”nin giderek belirgin biçimde bir “işçi meselesi” olarak tanımlanması bu dönüşümden bağımsız değildi.

Bu yeni işçi meselesinin temel unsurlarından biri barınmaydı. İşçi ailesinin nerede ve nasıl yaşadığı, savaş sonrasında sosyal politika tartışmalarının başlıca konularından biri hâline geldi. Ne var ki dönemin “mesken meselesi”ni yalnızca hızlı nüfus artışının doğurduğu teknik bir konut açığı olarak görmek yetersizdi. Barınma sorunu sağlık, ahlak, aile hayatı, emek üretkenliği, mülkiyet, siyasal istikrar ve sınıf çatışması gibi çok farklı sorunların kesiştiği bir alandı. İşçi evinin fiziksel düzeninden işçinin boş zamanını nerede geçirdiğine, aynı odada kimlerin uyuduğundan işçinin bir mülk sahibi olup olmadığına kadar uzanan geniş bir davranış ve yaşam alanı, sosyal politikanın meşru müdahale konusu olarak tanımlanmaya başladı.

Bu nedenle işçi sınıfı oluşumunu yalnızca fabrika, ücret ilişkisi, sendika veya grev üzerinden incelemek yeterli değildir. Emek tarihinin klasik çalışmalarından itibaren kent ve konutun bu açıdan taşıdığı önem bilinmektedir. Engels’in Manchester işçi sınıfını incelerken işçilerin barınma koşullarına verdiği merkezî önem, konutun hem sınıfsal eşitsizliğin bir göstergesi hem de sınıf ilişkilerinin gündelik hayatta yeniden üretildiği temel mekânlardan biri olduğunu ortaya koyuyordu. Daha sonraki çalışmaların da gösterdiği gibi mekân, insan ilişkileri tarafından üretilirken kendisi de davranışları, toplumsal ilişkileri ve kolektif eylem imkânlarını biçimlendirir. Başka bir ifadeyle, sınıf oluşumu aynı zamanda mekânsal bir süreçtir.

Bu perspektif, savaş sonrası Türkiye açısından özellikle önemlidir. Kitlesel göç ve hızlı kentleşme yalnızca yeni bir iş gücünün ortaya çıkmasına yol açmadı; aynı zamanda büyük kentlerin toplumsal coğrafyasını yeniden biçimlendirdi. Sanayi bölgeleri çevresinde ve kent çeperlerinde oluşan yeni mahalleler, ücretli emekçilerin gündelik ilişkilerinin, aile yaşamlarının ve dayanışma ağlarının da mekânları oldu. Fakat aynı mahalleler, devlet yöneticileri, uzmanlar ve yerleşik kentli orta sınıflar tarafından gözlemlenmesi, araştırılması ve yeniden düzenlenmesi gereken alanlar olarak görüldü. İşçi meskenleri böylece sınıf oluşumu ile sosyal kontrolün, emekçilerin kendi yaşam alanlarını yaratma pratikleri ile reformcu müdahalelerin kesiştiği bir mücadele alanına dönüştü.

Kentleşme ve “mesken darlığı”

1950’li yıllardaki kentsel büyümenin ölçeği Cumhuriyet Türkiyesi için yeniydi. 1927 ile 1950 arasında kent nüfusunun toplam nüfus içindeki payı yalnızca yüzde 24,2’den yüzde 25,2’ye yükselmişti. 1950 sonrasında ise değişim belirgin biçimde hızlandı. Kentleşme oranı 1955’te yüzde 28,5’e, 1960’ta yüzde 31,9’a ulaştı. Tarımın makineleşmesi, tarımsal arazilerin parçalanması, karayolu ağının genişlemesi ve kentlerde yeni iş fırsatlarının ortaya çıkması bu hareketliliği hızlandırdı.

Konut arzı ise bu nüfus artışının çok gerisinde kalıyordu. Gerhard Kessler’in tahminine göre, 1948 yılında İstanbul’da yaklaşık 50 bin kişi, yani en az 10 bin aile fiilen evsiz durumdaydı.⁠[1] Bunların bir bölümü harap ve aşırı kalabalık konutlarda, bir bölümü izinsiz yapılarda yaşıyordu. 1950’lerin ortalarında Ekmel Zadil gibi sosyal politika uzmanları da İstanbul’daki konut açığını kapatmak için on binlerce yeni meskene ihtiyaç olduğunu hesaplamıştı.⁠[2] Buna karşılık yeni konut üretimi ihtiyacın ancak küçük bir bölümünü karşılayabiliyordu.

Dönemin basını konut krizini çoğu zaman dramatik imgelerle görünür kıldı. Kahvehanelerde, hamamlarda ve derme çatma sinema salonlarında geceleyenlerin, Mahmutpaşa’daki tekstil atölyelerinin bulunduğu hanlarda iki vardiya arasında yere döşek serip uyuyan işçilerin, Kasımpaşa ve Eyüp gibi eski işçi mahallelerinde tek bir odayı birden fazla aileyle paylaşanların hikâyeleri gazete sayfalarına taşınıyordu. “Mesken darlığı” veya “mesken fıkdanı” olarak adlandırılan sorun böylece sosyal sefaletin en görünür belirtilerinden biri hâline geldi.

Kriz yalnızca hızlı nüfus artışından kaynaklanmıyordu. Savaş yıllarında getirilen ve çeşitli değişikliklerle 1963’e kadar devam eden kira kontrol sistemi yeni kiralık konut üretimini caydırdığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. Buna karşılık 1950’li yıllarda gayrimenkul, enflasyonist koşullar altında kentli girişimciler açısından birikim sağlamanın önemli araçlarındandı. Düşük maliyetli konut üretimi yerine lüks konut yatırımları artarken, kent toprakları üzerindeki spekülasyon da hızlandı. Demokrat Parti hükümetinin özellikle İstanbul’da yürüttüğü geniş ölçekli imar operasyonları bu süreci daha da kuvvetlendirdi. 

Düşük ücretli işçiler açısından bütün bunların sonucu açıktı: Formel konut piyasası giderek erişilemez hâle geliyordu. Dolayısıyla gecekondunun yükselişini yalnızca plansız kentleşme veya kırsal göçmenlerin kentsel yaşama uyum sağlayamaması üzerinden açıklamak yanıltıcıdır. Gecekondu, ücret düzeyi ile konut piyasası arasındaki yapısal boşluğa emekçilerin verdiği bir yanıttı. İşçiler piyasanın sağlayamadığı ve devletin sunmadığı konutu büyük ölçüde kendi emeklerini, akrabalık bağlarını ve dayanışma ağlarını kullanarak ürettiler. Bu bakımdan gecekondu sadece bir yoksulluk göstergesi değil, hızla proleterleşen nüfusun kentsel alanda kalıcılaşmasının maddi koşullarından biriydi.

“Tehlikeli sınıflar” ve kent düzeninin yönetimi

Ne var ki işçi mahallelerinin kamusal tartışmanın merkezine yerleşmesinin nedeni sadece bu maddi yoksunluk değildi. Kente yeni gelenlerin yarattığı yeni toplumsal coğrafya, yerleşik orta sınıflar ve siyasal seçkinler açısından giderek artan bir endişenin de konusuydu. Göçmenler dönemin basınında ve çeşitli raporlarda suç, şiddet, bulaşıcı hastalık, fuhuş ve farklı ahlaki bozulma biçimleriyle ilişkilendiriliyorlardı. Yeni işçi mahalleleri böylelikle sadece yoksulluğun yoğunlaştığı bölgeler değil, aynı zamanda kent düzeninin sınırlarında oluşan ve yeterince denetlenemediği düşünülen mekânlar olarak tahayyül edildi.

Bu bakışın en çarpıcı ifadelerinden biri CHP bünyesinde 1948 yılında hazırlanan bir raporda görülür. Raporda işçi konutları ücret meselesi kadar önemli bir toplumsal sorun olarak tanımlanırken, gecekondu inşa edenlerin devlete veya başkalarına ait topraklara toplu biçimde el koyabilmesinden duyulan kaygı özellikle vurgulanmıştı. İnsanların birlikte hareket ederek toprağa sahip olabildiklerini ve devletin buna engel olamadığını görmelerinin, başka mülkiyet biçimlerini de sorgulamalarına yol açabileceğinden endişe ediliyordu. Buradaki korkunun odağında tek tek gecekondulardan ziyade kolektif hareket etmenin işçilere kazandırabileceği siyasal bilinç ve kudret bulunuyordu. Bugün topluluk hâlinde toprağı işgal edenlerin yarın başka neleri kendilerine hak görebilecekleri sorusu, barınma problemini açık biçimde özel mülkiyet düzeninin korunmasıyla ilişkilendiriyordu.

Dönemin CHP İşçi Bürosu’nun başkanlığını yürüten Rebi Barkın’ın İstanbul’un çeşitli işçi semtleri hakkında hazırladığı raporlarda da benzer bir mantık söz konusuydu.⁠[3] Barkın; Eyüp, Topkapı, Üsküdar gibi eski mahallelerle Beykoz, Paşabahçe, Kazlıçeşme gibi yeni işçi yerleşimlerinde aşırı kalabalık, rutubetli, havasız ve temel sağlık olanaklarından yoksun konutları ayrıntılı biçimde tasvir ediyordu. Ancak onun kaygısı yalnızca maddi sefalet değildi. Kaldırımı, sokak aydınlatması, temiz suyu ve kanalizasyonu bulunmayan mahallelerde yaşayan işçilerin kendilerini topluma yabancı hissetmelerinden ve birbirlerinin hoşnutsuzluklarını beslemelerinden endişe ediyordu. Böyle bir ortamın mülkiyet düzenini tehdit edebilecek daha geniş bir toplumsal huzursuzluk yaratabileceği düşünülüyordu.

Dolayısıyla sosyal politika söyleminde iki farklı sorun sürekli iç içe geçti. Bir tarafta işçilerin maruz kaldığı gerçek yoksulluk ve dışlanma koşulları; diğer tarafta ise bu koşulların nasıl bir işçi sınıfı yaratacağına dair kaygı vardı. Barınma politikası bu iki alanın kesişme noktasında ortaya çıktı: İşçinin yaşam koşullarını iyileştirmek, aynı zamanda onun toplumla ilişkisini yeniden düzenlemek anlamına geliyordu.

Sağlık, ahlak ve üretkenlik: İşçi bedeninin ve ailesinin düzenlenmesi

Konut üzerine gelişen reformcu söylemin belki de en dikkat çekici özelliği, sağlık, ahlak ve üretkenlik arasında kurduğu güçlü nedensellik zinciriydi. İşçi evinin fiziki özelliklerinin burada yaşayanların hem sağlığını hem de davranışlarını, aile ilişkilerini ve iş yerindeki verimliliklerini belirlediği varsayılıyordu. Böylece mesken, işçinin fabrika dışındaki yaşamını emek sürecine bağlayan bir sosyal politika alanına dönüşüyordu.

Halk sağlığı bu ilişkinin başlangıç noktasını oluşturdu. 1950’li yılların başlarında işçi mahallelerinin kötü fiziksel koşulları ile bulaşıcı hastalıklar arasında sık sık bağlantı kuruluyordu. Temiz suyun ve kanalizasyonun bulunmadığı, kalabalık ve havasız evler özellikle tüberkülozun yayılmasıyla ilişkilendirildi. 1950’de Fırın İşçileri Derneği, İstanbul’daki fırın işçileri arasında veremin yaygınlaştığına dikkat çekerken, çalışma ortamının yanı sıra işçilerin kötü barınma koşulları da hastalığın nedenleri arasında gösteriliyordu. Aynı yıl Kasımpaşa nüfusunun yüzde 30’unun veremli olduğuna ilişkin abartılı bir haber dahi yayımlanmıştı. Türkiye’de yılda yaklaşık 50 bin kişinin veremden öldüğünü yazan Cahit Talas ise bu tabloyu aşırı kalabalık işçi konutlarına bağlıyordu.⁠[4]

Fakat dönemin reformcuları açısından sorun burada bitmiyordu. Sağlıksız mesken ile “sağlıksız” davranış arasındaki sınır son derece geçirgendi. Örneğin Halit Ünal’a göre işçi evlerinin küçük, kalabalık ve hijyenik olmayan yapısı insanların evde vakit geçirmesini zorlaştırıyordu. Buna bağlı olarak özellikle erkek işçiler kahvehane veya birahanelere yöneliyor; burada alkol ve kumara para harcıyorlardı. Aile bütçesinin bu şekilde tüketilmesi beslenmeye ayrılan miktarı azaltıyor, yetersiz beslenme işçinin bedenini zayıflatıyor ve onu hastalıklara daha açık hâle getiriyordu. Bunun bir sonucu da işçinin üretkenliğinin düşmesiydi.⁠[5]

Bu düşünme biçiminde hastalık yalnızca düşük ücretler, ağır çalışma koşulları veya kamusal altyapı eksikliğinin sonucu olarak kavranmıyor; aynı zamanda işçinin boş zamanını nasıl değerlendirdiği ve kazancını nasıl harcadığı üzerinden açıklanıyordu. Böylece maddi bir yoksunluk sorunu giderek davranışsal ve ahlaki bir soruna tercüme edilebiliyordu. Alkolizm, aylaklık, yetersiz beslenme, aile düzeninin çözülmesi ve ulusal geri kalmışlık birbirleriyle bağlantılı sosyal patolojiler olarak düşünülebiliyordu.

İşçi sınıfı evlerinde aşırı kalabalık nüfusun yarattığı kaygı bu bağlamda özellikle önemlidir. Resmî veriler kentlerde yaşayan ailelerin önemli bir bölümünün tek odalı konutlarda kaldığını gösteriyordu; oran işçi hanelerinde çok daha yüksekti. Yirmi kenti kapsayan 1960 tarihli bir araştırmaya göre Ankara’daki işçi evlerinin yüzde 33,6’sı, İstanbul’dakilerin yaklaşık yüzde 22’si ve İzmir’dekilerin yüzde 29’u tek odalıydı.⁠[6] Ancak uzmanları endişelendiren yalnızca kişi başına düşen metrekarenin yetersizliği değildi. Halit Ünal’ın tartışması bu konuda açık bir normatif içerik taşıyordu. Aile bireylerinin, farklı cinsiyetlerden çocukların ve zaman zaman aile dışından kiracıların aynı odada uyumasının cinsel ahlak açısından sakıncalı olduğu ileri sürülüyor; aşırı kalabalık evlerin gelişigüzel cinsel ilişkileri teşvik edebileceği, hatta aile içi cinsel ilişkilerin önünü açabileceği endişeleri dile getiriliyordu.⁠[7] Birleşmiş Milletler kaynaklarında kullanılan kişi ve oda sayılarına ilişkin teknik ölçütler böylece nüfus yoğunluğunu saptayan istatistiksel araçlar olmaktan çıkıp “normal” aile hayatının mekânsal sınırlarını belirleyen normlara dönüşüyordu.

Bu bağlamda sosyal politika, özel alanın içine kadar uzanan bir düzenleme biçimiydi. İşçi ailesinin kaç odada yaşaması gerektiği, çocukların hangi yaşta ve hangi cinsiyetten kardeşleriyle aynı odada uyuyabileceği, aile mahremiyetinin nasıl kurulacağı, işçinin iş sonrasında hangi mekânlarda bulunmasının uygun olduğu ve parasını neye harcaması gerektiği kamusal bir uzmanlık söyleminin konusu hâline gelmişti. 

Bütün bunların üretkenlik sorunuyla bağlantısı önemlidir. İşçi, fabrika kapısından çıktığında ekonomik hayatın dışında kalmış bir birey değildi. Ertesi gün yeniden çalışabilecek fiziksel ve zihinsel kapasiteye sahip olması gerekiyordu. Reformcuların gözünde iyi konut, bu nedenle daha sağlıklı ve daha “ahlaklı” bir aile kadar daha istikrarlı ve üretken bir iş gücü de yaratacaktı. İşçinin özel hayatının düzenlenmesi ile sanayileşmenin gerektirdiği disiplinli emeğin oluşturulması arasında doğrudan bir bağlantı kuruluyordu.

Dolayısıyla sağlık ve ahlak dili yalnızca orta sınıf önyargılarının ifadesi değildi; sanayileşen bir toplumda emeğin yeniden üretiminin nasıl örgütleneceğine ilişkin bir yönetim mantığını da yansıtıyordu. İşçinin bedenini sağlıklı tutmak, aile hayatını istikrarlılaştırmak, boş zamanını disipline etmek ve tüketim alışkanlıklarını düzenlemek, emek üretkenliğinin toplumsal önkoşulları olarak düşünülüyordu. Konut reformunun sosyal kontrol boyutu da tam olarak burada ortaya çıkıyordu: Amaç yalnızca işçinin davranışlarını baskı altında tutmak değil, belirli türde bir modern işçi öznesi üretmekti.

Mülk sahibi işçi: Proleterleşmeyi yönetmek

Konut reformu tartışmalarının ikinci önemli eksenini işçinin mülkiyetle ilişkisi oluşturuyordu. İşçiye daha sağlıklı bir konut sağlamanın yanında, onu mümkünse bu konutun ve küçük bir toprak parçasının sahibi yapmak gerektiği fikri 1940’ların ikinci yarısında sosyal politika tartışmalarında güçlü biçimde dile getirildi. Bu düşüncenin arkasında hem erken Cumhuriyet döneminin köycü ideolojisinin hem de Türkiye’de sosyal politika disiplininin oluşumunda önemli rol oynayan Alman sosyal bilim geleneğinin izlerini görmek mümkündür.

Erken sanayileşme döneminin temel sorunlarından biri sanayi işçisinin fabrikaya nasıl bağlanacağıydı. Özellikle kamu teşebbüslerinde çalışanların bir bölümü, sanayi işçiliğini kalıcı bir meslek olarak benimsemiyor; tarımsal faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor ve mevsimsel olarak köylerine dönüyordu. Bu durum iş gücü devrini artırırken, mesleki becerilerin kalıcılaşmasını ve fabrika disiplininin yerleşmesini zorlaştırıyordu. Kamu fabrikalarının çevresinde yapılan işçi konutlarının işlevlerinden biri de işçileri iş yerine ve sanayi yaşamına daha sıkı biçimde bağlamaktı.

Fakat savaş sonrasında ortaya çıkan sosyal politika yaklaşımında ilginç bir paradoks vardı. İşçinin fabrikaya bağlanması istenirken, onun bütünüyle mülksüz bir ücretli emekçiye dönüşmesi de arzu edilmiyordu. Proleterleşme ekonomik kalkınmanın kaçınılmaz bir sonucu gibi görülmekle birlikte, kontrol edilmediğinde sınıf çatışmasını ve siyasal istikrarsızlığı besleyebilecek tehlikeli bir süreç olarak değerlendiriliyordu.

1930’lardan itibaren Türkiye’ye gelen Alman iktisatçı ve sosyal bilimcilerin düşünceleri bu tartışmanın şekillenmesinde etkili oldu. Wilhelm Röpke ve Alexander Rüstow gibi isimler açısından modern kapitalizmin temel sorunlarından biri, piyasa ekonomisinin toplumsal sonuçlarını nasıl denetim altında tutacağıydı. Bu yaklaşım kapitalist toplumsal ilişkileri ortadan kaldırmayı değil, kapitalizmin kendi işleyişinin ürettiği parçalanma, mülksüzleşme ve sınıf çatışması eğilimlerini sosyal politika yoluyla sınırlamayı hedefliyordu.

1945’te Çalışma Bakanlığı’nın çıkardığı Çalışma dergisinde yayımlanan bir makalede Röpke’nin idealindeki sanayi işçisi, bir yandan fabrikada çalışan, diğer yandan küçük bahçeli bir eve sahip olan kişi olarak tasvir ediliyordu.⁠[8] Bu küçük mülkiyet alanı işçiye belirli bir ekonomik güvence sağlayacak ve onu toplumla daha az çatışmacı bir ilişkiye sokacaktı. Mülkiyetin burada ahlaki ve siyasal bir işlevi vardı. Mülk sahibi işçinin mevcut toplumsal düzende koruyacak bir şeyi olacaktı. Özel mülkiyetin bütünüyle dışında kalan proleterin aksine, küçük ev veya bahçe sahibi işçinin çıkarlarının mülkiyet düzeniyle kısmen örtüşeceği varsayılıyordu.

Orhan Alsaç’ın 1945 yılında işçi evleri hakkında yazdıkları bu mantığı açık biçimde ortaya koyar. Her işçi ailesinin bir ev ve bahçeye sahip olması gerektiğini savunan Alsaç, işçinin insani ihtiyaçlarının karşılandığını görmesinin onun “ahlakını düzelteceğini” ve pek çok sosyal problemi kendiliğinden ortadan kaldıracağını ileri sürüyordu. Daha da önemlisi, sanayileşmiş ülkelerin deneyimine dayanarak sınıf mücadelelerinin önünün işçiyi “toprak ve ev sahibi yapmakla” alınabileceğini düşünüyordu.⁠[9]

Burada konut aynı anda birkaç farklı işlev üstleniyordu. İşçiyi fabrikaya bağlayarak düzenli iş gücü yaratıyor, bahçe ve küçük üretim imkânı sayesinde ücret gelirine mutlak bağımlılığını azaltıyor, mevcut mülkiyet düzenine maddi bir çıkarla bağlıyor, aileyi belirli bir konut düzeni içine yerleştirerek ahlaki istikrar sağlıyor ve nihayet sınıf çatışmasının doğmasını engelliyordu. Bir anlamda sosyal politikanın hedefi işçiyi sanayileştirmek, ama mümkün olduğunca “proleter” hâle getirmemekti.

Siyasal rekabet, işçi kooperatifleri ve politikanın sınırları

Çok partili hayata geçiş, işçi meskenlerinin siyasal önemini daha da artırdı. Büyük kentlerde yoğunlaşan işçiler giderek daha önemli bir seçmen kitlesi oluşturuyordu. 1946 seçimlerinden sonra CHP’nin kentli emekçilerin sosyal taleplerine daha fazla önem vermesi gerektiği yönünde değerlendirmeler yapılırken, 1947 parti programında sosyal konut meselesine açık biçimde yer verildi. Demokrat Parti de özellikle 1954 seçimleri sırasında konut sorununu işçi oylarına ulaşmanın önemli araçlarından biri olarak kullandı. “Her işçiye bir çatı” sloganı bu dönemin en dikkat çekici siyasal vaatlerinden biri hâline geldi.

Demokrat Parti’nin 1954 seçimleri afişi


Sendikaların da konut sorununu gündemlerine alması, mesken politikasının yalnızca yukarıdan yöneltilmiş bir reform projesi olmadığını gösterir. İşçi örgütleri hükümetin ve belediyelerin konut ve arsa piyasasına müdahale etmesini, düşük maliyetli konut üretiminin artırılmasını ve mevcut projelerin işçilere açılmasını talep ediyorlardı. Dolayısıyla işçi meskeni hem sosyal kontrolün hem de aşağıdan gelen sosyal hak taleplerinin konusuydu.

Ancak siyasal söylem ile uygulamanın kapsamı arasında ciddi bir uçurum vardı. Devlet kitlesel bir sosyal konut politikası geliştirmek yerine sorunun çözümünü büyük ölçüde Emlak Kredi Bankası, yerel yönetimler ve özellikle işçi yapı kooperatifleri üzerinden yürütmeye çalıştı. 1953’ten itibaren Sosyal Sigortalar fonlarının işçi yapı kooperatiflerinin finansmanında kullanılmaya başlanması bu açıdan önemli bir gelişmeydi. 1953 yılında kooperatifler için 12,1 milyon liralık kredi açıldı; 1954’te bu rakam 30,6 milyon liraya ulaştı.

Bununla birlikte, kooperatif modeli son derece seçiciydi. Kredilerin yüzde 90’dan fazlası kamu kuruluşlarında çalışanların kurduğu kooperatiflere gidiyordu. Düzenli ve görece güvenceli bir işe, sürekli gelire ve devlet kurumlarıyla ilişki kurabilecek örgütsel kaynaklara sahip işçiler sistemden yararlanabilirken, düşük ücretli, düzensiz işlerde veya küçük özel işletmelerde çalışan emekçiler büyük ölçüde dışarıda kalıyordu. Başka bir ifadeyle, devlet desteğinden en kolay yararlananlar konuta en fazla ihtiyaç duyan yoksul kesimler değil, işçi sınıfının görece istikrarlı tabakalarıydı.

İşçi gelirlerinin yapısı da kooperatif sisteminin sınırlarını belirliyordu. Gelirinin önemli bir bölümünü kira ve beslenmeye ayırmak zorunda kalan bir işçi ailesinin peşinat veya düzenli taksit için tasarruf üretmesi son derece zordu. Örneğin 1956 yılında Devlet Demiryolları’nda çalışan bir kadın işçi, 110 liralık aylık ücretinin 60 lirasını tek kişilik bir odaya veriyordu.⁠[10] Böyle bir gelir düzeyinde ev sahibi olmayı tasarrufa ve kooperatif üyeliğine bağlayan bir sosyal politika, yoksulluğu ortadan kaldırmaktan ziyade mevcut gelir farklılıklarını konut alanında yeniden üretme eğilimindeydi.

Verilen sözlerle sonuçlar arasındaki fark kısa sürede siyasal tartışmaya dönüştü. 1954’te yılda on bin işçi konutu yapılacağına dair açıklamalara karşılık, 1955 sonuna gelindiğinde tamamlanan konut sayısının çok daha düşük olduğu muhalefet tarafından Meclis gündemine taşındı. Rakamlar tartışmalı olsa da temel gerçek açıktı: Mevcut sosyal konut ve kooperatif politikası, hızla büyüyen kentli işçi sınıfının barınma ihtiyacını karşılamak için yeterli değildi.

Gecekondu ve işçi sınıfının kentte yerleşmesi

Bu başarısızlık gecekonduyu daha da merkezî hâle getirdi. Formel konut piyasasının ulaşamadığı ve kamusal konut politikasının dışarıda bıraktığı emekçiler, kentsel alanda kendi çözümlerini üretmeye devam ettiler. 1950’li yıllarda gecekondu bölgeleri giderek kalıcı mahallelere dönüşürken, işçilerin kentle ve kentsel işlerle ilişkileri de kuvvetlendi. 

Bu süreç işçi mahallelerine ilişkin söylemin de zamanla değişmesine katkıda bulundu. 1940’ların sonunda ve 1950’lerin ilk yıllarında düzensizliğin, hastalığın, ahlaki yozlaşmanın ve potansiyel siyasal tehdidin mekânı olarak tarif edilen gecekondu semtleri, 1950’lerin ortalarından itibaren giderek daha fazla kente uyumun gerçekleştiği mahalleler olarak sunulmaya başladı. Bazı araştırmalarda mahalle dayanışması, güvenlik ve yaşam koşullarındaki iyileşme özellikle vurgulanıyordu.

Bu söylemsel dönüşüm barınma sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Tersine, devletin yeterli sosyal konut üretmeksizin gecekondu olgusunu fiilen kabullenmeye başlamasına işaret ediyordu. Aynı zamanda işçi sınıfının kentsel varlığı artık geçici bir sosyal problem olarak görülemeyecek kadar kalıcılaşmıştı. Proleterleşme, reformcuların onu sınırlandırma veya belirli biçimler içinde yönetme çabalarına rağmen, kentin toplumsal yapısına yerleşmişti.

1950’lerin sonuna doğru sosyal politika uzmanlarının ilgisi konut ve mahalleden giderek iş yerindeki çalışma ilişkilerine, işçi-işveren münasebetlerine ve endüstriyel yönetime kaydı. 1960’larda sendikal hareketin güçlenmesi ve işçi mücadelelerinin giderek daha görünür hâle gelmesiyle birlikte “işçi sorunu”nun başlıca mekânı yeniden fabrika gibi görünmeye başlayacaktı. Ancak bu durum önceki yıllarda konut ve mahalle üzerinden şekillenen sınıf deneyiminin önemini azaltmaz.

Eyüp tepelerinde bir gecekondu mahallesinde su taşıyan köylü kızlar, 1965
Fotoğraf: Ara Güler

 
Sonuç

Makalede öne sürüldüğü üzere, savaş sonrası Türkiye’de işçi meskenleri etrafında gelişen tartışmalar hızla büyüyen kentlerin karşı karşıya kaldığı konut açığına verilen tepkiden fazlasıydı. İşçinin nerede ve nasıl yaşayacağına yönelik müdahaleler, yeni kentli işçi sınıfının gündelik yaşamını, aile ilişkilerini, çalışma kapasitesini ve mülkiyet düzeniyle kurduğu ilişkiyi biçimlendirmeyi amaçlayan daha geniş bir reform tahayyülünün parçasını oluşturuyordu. 

Bu reform tahayyülünün birbirini tamamlayan iki temel boyutu vardı. Birincisi, konutu emek gücünün yeniden üretiminin mekânı olarak gören sağlık–ahlak–üretkenlik ekseniydi. Sağlıksız ve aşırı kalabalık evlerin hastalık ürettiği, aile düzenini bozduğu, işçiyi alkol, kumar ve “aylaklık” gibi davranışlara yönelttiği ve sonuçta onun çalışma kapasitesini zayıflattığı düşünülüyordu. İkinci boyut ise proleterleşmenin mülkiyet yoluyla sınırlandırılmasıydı. Bahçeli işçi evi ve mülk sahibi işçi ideali, sanayileşmenin ihtiyaç duyduğu istikrarlı ücretli emeği yaratırken bütünüyle mülksüz ve dolayısıyla mevcut düzenle çatışmaya daha yatkın bir proletaryanın oluşmasını engelleme arayışını ifade ediyordu. İşçinin fabrika kadar özel mülkiyet düzenine de bağlanması bekleniyordu. 

Ne var ki bu reform tahayyülünün maddi kapasitesi son derece sınırlı kaldı. Devlet doğrudan kitlesel sosyal konut üretmek yerine sorunu büyük ölçüde işçilerin kendi tasarruflarını harekete geçiren kooperatif sistemine bıraktı. Düşük ücretli emekçilerin çoğunluğu için kentte kalıcılaşmanın başlıca yolu gecekondu oldu. Bu nedenle gecekonduyu yalnızca eksik kentleşmenin veya başarısız konut politikasının sonucu olarak görmek yetersizdir. Gecekondu aynı zamanda işçilerin piyasa ve sosyal politikanın dışında bıraktığı bir ihtiyacı kendi emekleri ve toplumsal ilişkileriyle karşılamalarının, başka bir ifadeyle kentte kendilerine bir yer açmalarının tarihsel biçimiydi.

Reformcular konut aracılığıyla işçi sınıfını yerleşikleştirmeyi, disipline etmeyi ve mevcut toplumsal düzene entegre etmeyi amaçlarken, kentte yerleşmek işçilerin birbirleriyle kalıcı toplumsal bağlar kurmalarının da koşullarını yarattı. Başlangıçta gecekondu mahallelerinin kolektif hareket kapasitesinden duyulan korku bu ihtimali açıkça ortaya koyuyordu. Dolayısıyla mekân işçi sınıfına yönelik bir sosyal kontrol aracı olduğu kadar işçilerin kendi toplumsal dünyalarını kurdukları bir alandı. İşçi sınıfı üretim ilişkilerinin yanı sıra barınma sorununu çözme, kentte yerleşme ve gündelik yaşamını yeniden üretme mücadeleleri içinde de şekillendi.

Kaynakça
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA). Katalog No. 490.453.1867.6.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA). Katalog No. 490.01/1439.08.01.
Devlet İstatistik Enstitüsü. 20 Şehirde 1960 Mesken Şartları Anketi. Ankara, 1962.
TBMM. Tutanak Dergisi, Dönem 11, Cilt 2, 28 Şubat 1956, ss. 1115–1130.
Alsaç, Orhan. “İşçi Evlerine Dair”. Çalışma, Sayı: 2, Kasım 1945, ss. 50–56.
Avtan, Kemal. “Türkiye’de İşçi Yapı Kooperatifleri”. İçtimai Emniyet, Sayı: 2, Şubat 1955.
Barkın, Rebi. “Mesken Buhranı Karşısında Gecekonduların Durumu”. Hürbilek, Sayı: 1, 17 Nisan 1948.
Bonefeld, Werner. “Human Economy and Social Policy: On Ordo-liberalism and Political Authority”. History of the Human Sciences, Cilt: 26, Sayı: 2, 2013, ss. 106–125.
Danielson, Michael N. ve Ruşen Keleş. The Politics of Rapid Urbanization. New York: Holmes & Meier, 1985.
Karpat, Kemal. The Gecekondu: Rural Migration and Urbanization. New York: Cambridge University Press, 1976.
Kessler, Gerhard. “İstanbul’da Mesken Darlığı, Mesken Sefaleti, Mesken İnşaatı”. Arkitekt, Sayı: 209–210 (1949), ss. 131–134.
Morris, James A. “Recent Problems of Economic Development in Turkey”. The Middle East Journal, Cilt: 14, Sayı: 1, 1960, ss. 1–14.
Osborne, Thomas ve Nikolas Rose. “Governing Cities: Notes on the Spatialisation of Virtue”. Environment and Planning D: Society and Space, Cilt: 17, Sayı: 6, 1999, ss. 737–760.
Sülker, Kemal. “Devlet Demiryollarında Çalışan Kadın İşçilerin Durumu”. Gece Postası, 31 Ekim 1956.
Talas, Cahit. “Mesken Davamız”. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 1, 1955, ss. 1–14.
Tezel, Yahya Sezai. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. Ankara: Yurt Yayınları, 1982.
Tuna, Orhan. “İçtimai Siyasette Yeni Temayüller”. Çalışma, Sayı: 2, Kasım 1945, ss. 16–19.
Ünal, Halit. “Mesken Davası”. Çalışma Vekâleti Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 3, 1953, ss. 25– 33.
Wagner, Bernard. “Türkiye’de Mesken Meselesi I”. Arkitekt, Sayı: 284, 1956, ss. 78–80.
Vâ-Nu. “İşçilere Ev Vaadi ve Seçim Propagandası”. Akşam, 15 Nisan 1954.
Zadil, Ekmel. “İstanbul’da Mesken Meseleleri ve Gecekondular”. İçtimai Siyaset Konferansları: İkinci Kitap. İstanbul: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsü, 1949.


Barış Alp Özden, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nden modern Türkiye tarihi alanında doktora derecesini aldı. 2018–2020 yıllarında Toplumsal Tarih dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. 2021–2023 yıllarında Duisburg-Essen Üniversitesi’nde misafir
araştırmacı olarak bulundu. Development & Change, New Perspectives on Turkey, Contemporary Politics ve Rethinking Marxism gibi çeşitli dergilerde makaleleri yayımlandı. Türkiye'de İşçi Sınıfının Oluşumu: Çalışma, Kültür, Gündelik Yaşamın Siyaseti (Koç Üniversitesi Yayınları, 2026) kitabının yazarı; Turkey Reframed: Constituting Neoliberal Hegemony (Pluto Press, 2014), Emperyalizm: Teori ve Güncel Tartışmalar (Habitus Kitap, 2016) ve Türkiye Ekonomisi: Politikalar, Tarihsel Gelişim ve Yapısal Dönüşüm (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2025) adlı kitapların eş editörüdür. Hâlen Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde çalışmaktadır.

Paylaş