İzmir Kent Belleğinde Bir İsim Bir Mekân: Selâhattin Göktepe ve Göktepe Piyano Salonu
Gülay Acar Göktepe
28 Ağustos 2025
Selâhattin Göktepe, 1940’lar
Gülay Acar Göktepe, 2020 Salt Araştırma CultureIst Fonu’yla desteklenen çalışmasının bir ürünü olan bu yazıda, 1952’de özel bir mülkün üst katında açılan ve İzmir’in ilk konser mekânı olma niteliğini taşıyan Göktepe Piyano Salonu’nun yapı, kurum ve kişilerle etkileşimini inceledi. Selâhattin Göktepe’nin kişisel arşivinden yola çıkarak, bu mekânın kentin sosyal ve kültürel hayatıyla ilişkisini, kent belleğindeki yerini değerlendirdi.
Kentler yalnızca binalardan, caddelerden, meydanlardan ibaret fiziki bir ağ değildir; karmaşık sosyokültürel ilişkilerin parçası olan seslerden, hatıralardan ve kişisel hikâyelerden örülmüş bir bellek ağıdır. Mekânlar bu belleğin taşıyıcılarıdır; bazıları zamanla silinirken, bazıları özel anlamlara bürünerek kuşaktan kuşağa aktarılır. 1950’li yılların İzmir’inde mekânsal olarak kısa ömürlü, ancak sosyal ilişkiler bakımından etkili bir soluk olan Göktepe Piyano Salonu (1952-1957) ve 1980’li yıllara kadar devam eden Göktepe kültür etkinlikleri, kurucusu Selâhattin Göktepe’nin ismiyle birlikte kent belleğinde özgün bir yer edinmiştir.
Bu metin, Selâhattin Göktepe’nin kişisel arşivinden yola çıkarak hem bu özel mekânın izini sürmeyi hem de bir bireyin kente sunduğu kültürel katkıyı görünür kılmayı amaçlıyor. Eşim Mehmet Emin Göktepe’nin titizlikle muhafaza ettiği, evimizin raflarında onlarca cilt hâlinde yer alan bu arşiv, bir ailenin belleğini taşımanın ötesinde, kentin kültürel geçmişine ışık tutan bir kaynak niteliği taşıyor. Mektuplar, program broşürleri, gazete kupürleri, biletler, el yazmaları ve fotoğraflardan oluşan bu belge bütününü anlatıcı bir arşiv olarak okumak, çalışmanın temel yöntemi hâline geldi. Bellek çalışmaları ve arşiv okuması ekseninde, kişisel olanın kamusal bellekteki yansımalarının izi sürüldü.
Selâhattin Göktepe, 20. yüzyılın ortasında İzmir’in kültürel hayatına müzik yoluyla katkı sunmuş, sıra dışı bir aktördür. Kendi olanaklarıyla kurduğu, İzmir’in ilk konser salonu olma özelliğini taşıyan Göktepe Piyano Salonu’nda, yalnızca dünyaca ünlü müzisyenleri ağırlayarak klasik müzik etkinlikleri düzenlemekle kalmamış; aynı zamanda onlara piyanosuyla eşlik etmiş, genç yeteneklere sahne sunmuş, piyano dersleri vermiş, dönemin sanat çevreleriyle bağlar kurarak İzmir’de gündelik hayatın kültürel boyutunu zenginleştirmiştir. Gerek eğitmen ve sanatçı kimliği gerekse eşi Müşerref Göktepe’yle birlikte yürüttüğü faaliyetler, onu dönemin sınırlı kültürel imkânları içinde görünür ve etkili bir figür hâline getirmiştir. Arşiv belgelerinde karşımıza çıkan mektuplar, takdir yazıları, dönemin basınına yansıyan haber ve yorumlar, onun sadece bir müzik tutkunu değil, aynı zamanda İzmir’in modernleşen sosyal dokusunda aktif rol almış bir kültür insanı olduğunu göstermektedir. Bu sebeple, Göktepe Piyano Salonu’nun kuruluşunu ve varlığını mümkün kılan toplumsal ve kültürel koşulları anlayabilmek için öncelikle bu mekânın ardındaki ismin, Selâhattin Göktepe’nin yaşamına yakından bakmak gerekir.
Modernleşmenin Temsilcisi Bir İsim: Selâhattin Göktepe
Selâhattin Göktepe, 1910 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Akseki’den Söke’ye göç eden köklü bir eşraf ailesinin çocuğu olan Selâhattin Bey’in babası Mehmet Emin Efendi (1876-1949), devlet bürokrasisinde savcılıktan İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar uzanan önemli görevlerde bulunmuştur. Annesi Nacide Seniye Hanım (1884-1948) ise Selanik’ten göç etmiş bir asker ailesine mensuptur; evde özel derslerle yetişmiş, müziğe yönelmiş, hatta İstanbul’un meşhur kanunisi Kör Ali ile meşkler yapmıştır. Göktepe ailesinin ortanca çocuğu olan Selâhattin’in müziğe duyduğu ilgi de, özellikle annesinin kültürel birikimi ve müzikal eğilimiyle şekillenir. Hatıratında, Beşiktaş İskelesi’nin karşısındaki yalıda ve ardından Maçka’da önü meydanlık ahşap bir konakta geçen çocukluk yıllarını şöyle anlatır: “Ben o zamanın bolluğunu pek iyi hatırlarım. Evimizde telefonundan tutunuz, her şey var. Her çeşit sinema, tiyatro, konserlerde hususi locamız mevcuttu. Bütün ecnebi troupeları, sanatkârları ben böyle bir çevrede tanıdım, dinledim ve tattım.” Bu sözler, onun erken yaştan itibaren sanatla iç içe büyüdüğünü ve ileride kuracağı kültürel ilişkilerin temellerinin böyle bir ortamda atıldığını göstermektedir.

Selâhattin Göktepe’nin 1917’de Maçka İlkokulu’nda başlayan eğitim hayatı, dönemin siyasi ve toplumsal çalkantıları nedeniyle oldukça inişli çıkışlı bir seyir izler. Nişantaşı Sultanisi’ne bağlı bir ilkokulda eğitimine devam eden Göktepe, Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yaşandığı bu karmaşık dönemde ailesinin yaşadığı zorunlu yer değiştirmeler nedeniyle eğitimine birçok kez ara vermek zorunda kalır.
Göktepe’nin çocukluk anıları, Osmanlı’nın son döneminin kozmopolit, kültürel olarak zengin ve refah içindeki şehirli yaşamı ile Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki savaş ve yoksunluk ortamı arasındaki çarpıcı sosyoekonomik ve kültürel dönüşümü ortaya koyar. Maçka’daki konakta geçen bolluk içindeki yıllar, imparatorluk elitlerinin yaşam tarzını ve kültürel etkinliklere erişimini temsil ederken, Göktepe’nin ilköğretim yıllarında yaşanan zorunlu göç, savaş yıkımı ve yoksulluk, Anadolu’daki sıradan insanların Cumhuriyet’in kuruluş sancılarını derinden hissettiklerinin bir göstergesidir. Bu karşıtlık, yalnızca Selâhattin Göktepe’nin kişisel hikâyesinin değil, Türkiye’nin modernleşme sürecine ilişkin toplumsal belleğin de bir parçasıdır.
1919 yılında babası Mehmet Emin Bey’in memuriyetten ayrılmasıyla başlayan ve İstanbul’dan İzmir’e, oradan Söke’ye ve son olarak Rodos’a uzanan göç sürecinde Selâhattin Göktepe altı kez okul değiştirmek zorunda kalmış; tüm zorluklara rağmen 1923 yılında ilkokulu tamamlayabilmiştir. Göktepe’nin eğitim süreci, bir ailenin mekânsal hareketliliğinin yanı sıra savaş sonrası belirsizlik ortamında Anadolu toplumlarının yaşadığı parçalanmışlık ve uyum mücadelesini de yansıtır. Eğitim hakkının istikrarsız bir siyasal ortamda nasıl kırılganlaştığını, devlet memurları ve ailelerinin sosyal konumlarının nasıl sarsıldığını ortaya koyar.
1922’de Mehmet Emin Bey’in yeniden devlet hizmetine dönmesiyle birlikte, bu kez de kamu görevi nedeniyle aile tekrar yer değiştirir. Bu nedenle Selâhattin Göktepe ortaöğretimini İstanbul, İzmir ve Balıkesir’deki üç ayrı okulda sürdürür. Zorlu geçen bu yıllar, Göktepe’nin hafızasında derin izler bırakır. İlk çocukluk dönemi hatıralarının aksine bu yılları daha sonra şu sözlerle hatırlayacaktır: “İğneden ipliğe her şeye muhtaçtık; elimizde ne varsa, her şeyimizi Yunanlara bırakmıştık.”
Selâhattin Göktepe, ilk piyano derslerini 1924 yılında teyzesinin kızı, Orgeneral Mehmet Nuri Yamut’un eşi Cavidan Yamut’tan alır. 1926’da Balıkesir’deyken hocası Muhittin Bey olur ve ilk konserini Balıkesir Türk Ocağı’nda verir. 1927’de İstanbul’a döndüklerinde İstanbul Erkek Lisesi’ne başlar ve Dârülelhan’da (bugünkü adıyla İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) Nezihe Hanım’dan piyano dersleri alır. 1932’de babasının ısrarıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer; bir yandan da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde eğitim alır. 1933’te konservatuvarda Cemal Reşit Rey’le çalışmaya devam eden Göktepe, öğrenciliği sırasında Rum ve Ermeni okullarında öğretmenlik yapar, özel piyano dersleri verir. Hukuk eğitimini yarıda bırakıp felsefe ve konservatuvar eğitimini tamamladıktan sonra, 1939’da İzmir Erkek Lisesi’ne (bugün İzmir Atatürk Lisesi) felsefe öğretmeni olarak atanır ve 1991’de vefatına kadar yaşamını İzmir’de sürdürür.
Göktepe’nin müzik ve eğitim serüveni, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki modernleşme ve kültürel dönüşüm çabalarının birey üzerindeki yansımalarının tipik bir örneğidir. Bu dönemde devletin sanatı ve eğitimi toplumsal ilerleme aracı olarak destekleme çabası, genç kuşakların kültürel faaliyetlere katılımını teşvik etmiştir. Göktepe’nin İstanbul, Balıkesir ve İzmir gibi şehirlerde sürdürdüğü eğitim ve sanat hayatı, bir yandan bireysel yetenek ve tutkuların gelişimine alan açarken, diğer yandan da Cumhuriyet ideolojisinin yaygınlaştırmaya çalıştığı aydınlanmacı, kültür temelli toplumsal projenin içinde şekillenmiştir. Onun piyanoya, felsefeye ve öğretmenliğe yönelmesi, yalnızca kişisel bir tercih değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme hikâyesi içinde kültürel sermaye biriktirme mücadelesinin de ifadesidir.

Göktepe, İzmir Atatürk Lisesi’nde felsefe ve psikoloji öğretmenliği yaparken Namık Kemal Lisesi’nde de dersler verir. Öğrencileri, onun psikoloji derslerindeki yetkinliğinden dolayı kendisine “Freud” lakabını takarken, zarif ve ince fiziğinden ötürü de “Fred Astaire” diye seslenirler. Bu lakaplar, dönemin İzmir’inde eğitimcilerin yalnızca bilgi aktaran değil, toplumsal bellekte iz bırakan kültürel figürler olarak nasıl anlam kazandığını da ortaya koyar. Göktepe’nin öğretmenlik pratiği, erken Cumhuriyet dönemi modernleşmesinin yeni birey yaratma idealinin eğitim kurumlarındaki yansımasıdır.
İzmir’e yerleştikten sonra ilk konserini İzmir Atatürk Lisesi’nin müzik koluyla birlikte gerçekleştiren Göktepe, 15 Mayıs 1940’ta İzmir Halkevi’nde halka açık ilk konserini verir. Dönemin yerel basını, bu konser aracılığıyla Göktepe’nin “halka tanıtılacağını” duyurmuş; böylece onun sanatsal varlığı, kamusal alanda ve kültürel bellekte yer edinmeye başlamıştır. 1951’e kadar solist veya eşlikçi olarak 37 konserde sahne alır. Bu performanslar, İzmir Halkevi başta olmak üzere, İzmir Erkek Lisesi, Körler Mektebi, Kültürpark Şehir Tiyatrosu, Kız Lisesi Salonu, Tayyare Sineması gibi farklı kamusal mekânlarda düzenlenir.
Cumhuriyet’in kültürel modernleşme projesinde kilit rol oynayan Halkevleri, Türk Ocakları’nın kapatılmasından sonra kentin sosyal ve kültürel hayatının merkez üssü hâline gelir. Bu süreçte Talebe Cemiyetleri, Muallim Birlikleri, Kadınlar Birliği, Matbuat Cemiyeti, Mason Locaları gibi pek çok dernek kapatılmış; üyeleri “aynı cinsten olan kuvvetler müşterek gaye yolunda birleşmeli” düşüncesiyle Halkevleri’ne katılmıştır.1 Halkevleri’nin Güzel Sanatlar Kolu’nda görev alan Selâhattin Göktepe, ilerleyen yıllarda yönetim kadrosunda da bulunur.2 Felsefe öğretmenliğinin yanı sıra 1942 Haziran’ında İzmir Halkevi’nde piyano öğrenmek isteyenler için açılan kurslarda dersler vermeye başlar,3 konserler organize eder. 1951 yılında, CHP’nin kültürel ve siyasal uzantısı olarak görülen Halkevleri’nin taşınmaz mal varlıklarının Hazine’ye devredilmesinin ardından, bu etkinlikler de fiilen son bulur. Halkevleri’nin toplumsal alandaki varlığının sona ermesi, kısa bir süre sonra Göktepe’yi İzmir’de bir sanat mekânı kurmaya yöneltir.


Çokkültürlü Bir Mekân: Göktepe Piyano Salonu
Halikarnas Balıkçısı, ilk kez 1957 yılında, dünyaca ünlü keman virtüözü Ruggiero Ricci’nin konseri vesilesiyle ziyaret ettiği Göktepe Piyano Salonu’nu “cennet kapısı” olarak tanımlar. Demokrat İzmir Gazetesi‘ndeki köşesinde, İzmir’de bir mekânda, evrensel bir dil olarak gördüğü müzik aracılığıyla uluslararası bir sanatçıyı dinlemenin, kültürel karşılaşmalar yarattığını vurgular.4 Bu bağlamda “cennet” metaforunun çokkültürlülüğe işaret ettiği söylenebilir. Bu da, Göktepe Piyano Salonu’nun, İzmir’in kozmopolit dokusu içinde modernleşme ve kültürel çoğulculuğun sembol mekânlarından biri hâline gelmesiyle ilişkilendirilebilir.
Göktepe Piyano Salonu, 1952 yılında, Alsancak 1483. Sokak No: 8’de, iki katlı bir evin üst katının 150 kişilik bir konser salonuna dönüştürülmesiyle kurulur. Selâhattin Göktepe, eşi Müşerref (Demirbatır) Göktepe, çocukları Oğuz, Deniz (Salttürk), Oya (Ökmen) ve Mehmet ile alt katta yaşarken, üst kat sanatçıların ve kimi zaman müzik dışı söyleşilerin mekânı hâline gelir. Salonun resmî sahibi Müşerref Göktepe’dir. Ancak Müşerref Hanım, yasal temsilci olmanın ötesinde, organizasyon sürecinin her aşamasında aktif rol üstlenir; sanatçıların karşılanmasından konser hazırlıklarına kadar pek çok işi yürütür. Konser ve söyleşiler vesilesiyle dinleyicilerin evde ağırlanmasının yanı sıra gelen sanatçıların da evde konaklaması nedeniyle kamusal ve özel alan bir anlamda iç içe geçer.

Salonun açılışı, dönemin gazetelerinde “İzmir bir müzik ve sanat salonuna kavuştu” başlıklarıyla yer bulur. Açılışa Selâhattin Göktepe’nin piyano öğrencileri ve ailelerinin yanı sıra Vali Muzaffer Tuğsavul, Millî Eğitim Müdürü Faruk Verimer gibi isimler katılır. Açılışta önce küçük yaştaki öğrenciler Sibel Tangün, Gürhan Tümer, Veciz Ara sahne alır; ardından genç yetenekler Tomris Yalaz, Oya Demir, Oğuz Onaran resitaller sunar. Fevziye Birol (şan), Marta Amati (keman) ve Selâhattin Göktepe’nin yer aldığı bir konser de düzenlenir. Bu etkinlik, Halkevleri’nin kapatılmasının ardından İzmir’de sanatsal faaliyetler için kamusal alan ihtiyacına bireysel çabalarla cevap veren bir mekânın doğuşunu temsil eder.

Salonun kuruluşu, ekonomik açıdan büyük bir yük altına girilip 15 bin lira borçlanarak mümkün olur. İzmir eşrafından George Schlosser, Hakkı Türeğin, Haydar Dündar, Nüzhet Çançar, Halil Yılmazoğulları ve Nejat Tezola gibi isimlerin manevi ve maddi destekleri, bu kolektif kültürel çabanın toplumsal ağlar üzerinden inşa edildiğini göstermektedir. Selâhattin Göktepe’nin kültürel ve sosyal sermayesi, onun kişisel ilişkilerinde ve konservatuvardan hocası Cemal Reşit Rey’in teşvik ve desteğinde kendini göstermiştir. Bu anlamda salon, ekonomik değil, kültürel sermayeye dayalı bir dayanışmayla, toplumsal modernleşme projesinin yereldeki uzantısı olarak doğmuştur.
Modernleşme İdealinin Kuşaklararası Aktarımı
Cumhuriyet’in modernleşme projesi, Batı’daki gibi sanayileşmeye değil,5 toplumsal yapıyı yeniden kurgulayan üstyapı reformları ve kültürel dönüşümlere dayalıdır. Bu dönüşümler, yalnızca Batı’yı örnek alan kurumsal yapılarla6 sınırlı kalmamış; giyimden ev eşyasına, tüketim kültürüne dair nesneler aracılığıyla gündelik yaşamın kültürel dokusuna da işlemiştir.7 Bu bakımdan Türkiye’de modernleşme, temelde bir Batılılaşma tecrübesidir. Batılılaşmanın gündelik hayata nüfuz ettiği alanlardan biri de müziktir.
Batı tekniğiyle halk ezgilerini harmanlayarak ulusal müziği yaratma, öğretme ve yayma çabaları doğrultusunda, 1924’ten itibaren Türk Beşleri’nden isimlerin de aralarında bulunduğu sanatçılar Avrupa’ya müzik öğrenimine gönderilir. 1924, Selâhattin Göktepe’nin de ilk piyano dersleriyle müzik yaşamına adım attığı yıldır. Göktepe, bir imparatorluk çocuğu olsa da, gençlik dönemi Cumhuriyet’in kültürel reformlarıyla biçimlenmiştir. Konservatuvardaki hocası Cemal Reşit Rey, diğer Türk Beşleri üyelerinden farklı olarak, müzik eğitimini dokuz yaşından itibaren Paris ve Cenevre’de almış;8 yaşam biçimi ve sanat anlayışıyla Batılı bir kültürel habitusu temsil etmiştir. 1923’te Darülelhan’a hoca olarak getirilmesi,9 Cumhuriyet rejiminin modernleşme projesinde sanatı toplumsal dönüşümün aracı olarak kullanma iradesinin göstergesidir. Rey’in yaşam tarzı, kullandığı dil ve sanatsal ilkeleri, uzun yıllar Batı’da aldığı eğitimin ve yaşadığı kültürel ortamın izlerini taşır. Bu bağlamda, Rey’in Selâhattin Göktepe için yalnızca bir piyano öğretmeni değil, Batılı modern değerleri temsil eden, sanatsal vizyonu ve kültürel kimliğiyle model oluşturan bir figür olduğu söylenebilir. Nitekim ilişkilerinin, Göktepe’nin İzmir yıllarında da sürdüğü; Göktepe Piyano Salonu’nun açılışının ardında Cemal Reşit Rey ile kurucuları arasında yer aldığı İstanbul Filarmoni Derneği’nin destekleri olduğu görülmektedir. Göktepe’nin Rey’e duyduğu minnettarlık notlarında ve anılarında defalarca tekrarladığı şu cümlelerde saklıdır: “Mutluluğumuzu müziğe, büyüklerimize, aziz hocam Cemal Reşit Rey’e borçluyuz.” Bu ifadeler, öğretmen-öğrenci ilişkisinin, Cumhuriyet’in kültürel alandaki ideallerini yeni kuşaklara aktaran bir köprü işlevi gördüğüne işaret etmektedir.
Cemal Reşit Rey ile Selâhattin Göktepe arasındaki ilişki, 1940’lı yılları tanımlarken kullanılan “denetleyici kuşak–yükselen kuşak” kavramsallaştırmasıyla da okunabilir.10 Nitekim dönemin entelektüelleri, kendilerini toplumsal dönüşümde öncü, kültürel kurumların yaygınlaştırıcısı ve toplumun eğiticisi olarak konumlandırmıştır. Rey’in Göktepe’ye yazdığı mektup da bu yol gösterici, öncü rolün somut göstergesidir: “Henüz küçük olsa bile, İzmir’e bir konser salonu hediye etmiş olman, pek, cidden pek büyük bir muvaffakiyettir. Seni bütün kalbimle tebrik ederken ileride çok daha büyük ölçüde bir müzik müessesesinin başında bulunmanı temenni ederim.” Esasında aralarında yalnızca altı yaş fark olmasına rağmen kuşak farkı vardır. Onlarınki, Cumhuriyet rejiminin inşasına aktif katılan denetleyici kuşak ile savaşı çocuk yaşta deneyimlemiş yükselen kuşak arasındaki tipik farktır.11 Rey, Cumhuriyet’in kültür politikalarının taşıyıcısı olarak Batı müziğini öğretme görevini üstlenirken Göktepe, onun rehberliğinde yükselen kuşağın temsilcisi; 1950’lerde kurduğu konser salonu ve verdiği piyano eğitimleriyle Cumhuriyet ideallerinin gündelik yaşamdaki tezahürü olmuştur.

Çok sesli müziği yaymak, şehir orkestrasına destek olmak, müzik kültürünü geliştirmek gibi amaçlarla 1945’te kurulan İstanbul Filarmoni Derneği12 de yine benzer idealler çerçevesinde Selâhattin Göktepe’yle kültürel iş birliği içindedir. 1946’dan itibaren Saray Sineması’nda Kontiya (Konser Tiyatro Tertip İşleri) organizasyon şirketi aracılığıyla abonman konserler düzenlenir.13 Bu organizasyonların bir durağı da Göktepe Piyano Salonu’dur. 1952’den 1956’ya kadar Alsancak’taki bu mütevazı salonda Joaquin Rodrigo’dan Samson Francois’ya, Tamburi Mesut Cemil’den Wilhelm Kempff’e, Gaspar Cassado’dan Vlado Perlemutere ve Monique de la Bruchollerie’ye, dünyaca ünlü birçok müzisyen konser verir.

İlk Göktepe Piyano Salonu’nun mekânsal kapasitesinin yetersiz kalması üzerine, 1956 yılında Karantina 155. Sokak No: 5’te yeni bir salon inşa edilir. İnşaat için bankadan kredi çekilir ve mimar Muammer Tansu proje ile yapım işlerini karşılıksız üstlenir. Bu yeni mekânın üst katında aile yaşamını sürdürürken, alt kat bir konser salonu olarak tasarlanır. Göktepe’nin hatıratında aktardığına göre salon, konser olmayan günlerde sinema salonu olarak kiraya verilir. 1950’lerde klasik müzik konserleri, kültürel modernleşme ideallerinin kamusal alana taşınmasının simgesi olarak önemli bir yere sahipken sinema, modernleşmenin gündelik yaşama sirayet eden popüler kültür biçimlerinden biri olarak etkinlik kazanır ve hızla kitleselleşir. Göktepe’nin konser salonunu ekonomik nedenlerle sinemacılara kiralaması, dönemin toplumsal ve kültürel gerilimlerini de yansıtır: Bir tarafta Batılı klasik müzik aracılığıyla kültürel sermaye üretme çabası, diğer tarafta kitlesel tüketim kültürünün bir tezahürü olan sinemanın gündelik yaşamda egemenliğini kurması söz konusudur. Göktepe’nin konser salonunu klasik müziğin elitist kamusal alanından sinemanın kitlesel eğlence pratiğine dönüştürmesi, modernleşme sürecinin kültürel alandaki ikilemlerini; yani bir yandan Batılılaşma ve sanatsal seçkinleşme idealini, diğer yandan popüler kültürün toplumsal talepleriyle uyum sağlama zorunluluğunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bu bakımdan İkinci Göktepe Piyano Salonu’nun hikâyesi, kültürel alan üretiminde ekonomik zorunluluklarla mekânsal dönüşümlerin iç içeliğini yansıtır.

Salon, şehir merkezinden uzaklığı, ulaşım zorlukları ve kira gelirinin yetersizliği gibi sosyoekonomik faktörler nedeniyle 1957’de kapanır. Ancak Selâhattin Göktepe, salon kapandıktan sonra da konser organizasyonlarını sürdürür; bu etkinlikler basında artık Göktepe Piyano Salonu yerine Göktepe Konserleri ifadesiyle yer bulur. 1957’den itibaren Fransız Kültür Merkezi’nde, ardından 1965’e kadar Elhamra Sineması’nda konserler düzenlenir. 1965-1971 yıllarında organizasyonlar, muhtemelen Kontiya’nın ortaklarından Fernando Franko’nun vefatı ve şirketin dağılmasının da etkisiyle kesintiye uğrar. 1971’den itibaren Türk Amerikan Derneği Salonu’nda yeniden başlayan Göktepe Konserleri, 1980’e kadar devam eder. Sanatçılar bu kez kültür ataşeliklerinin desteğiyle İzmir’e getirilir. Böylece Selâhattin Göktepe, öğretmenlik yaşamı ve yetiştirdiği öğrenciler kadar düzenlediği konserler ve yazdığı kitaplarla14 da Türkiye’nin kültürel tarihinde iz bırakır.
KAYNAKÇA
Acar Göktepe, Gülay. “Özel Bir Arşivde Kadının Yeri ve Dünün Arşivinden Bugünün Kadınına Ulaşmanın İmkânı/Sınırlılıkları”. Türkiye’de Arşivciliğin Bugünü ve Yarını – Kadınların Arşivlerdeki Yeri, haz. Aslı Davaz, Birsen Talay Keşoğlu, Seval Ünlü ve Tuba Demirci. İstanbul: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı ile Beykoz Üniversitesi, 2022, ss. 698-718.
Acar Göktepe, Gülay. “Göktepe Piyano Salonu – İzmir”. Collection. Sayı: 87, 2022, ss. 28-30.
Ahmad, Faroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev. Yavuz Alogan. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2015.
Akçura, Gökhan. “Saray Sineması ve Kontiya”. Sanat Dünyamız. Sayı: 98, 2006, ss. 171-189.
Akyol, Yaşar. İzmir Halkevi (1932-1951). İzmir: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, 2008.
Ali, Filiz (ed.). Cemal Reşit Rey’e Armağan. Ankara: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, 1996.
Bilget, Halil Mehmet. “İstanbul Filarmoni Derneği’nin Çoksesli Müziğimize Katkıları”. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009.
Cantek, Levent. Cumhuriyetin Buluğ Çağı: Gündelik Yaşama Dair Tartışmalar (1945-1950). İstanbul: İletişim, 2013.
Kocabaşoğlu, Uygur (ed.). Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık, Cilt: 3. İstanbul: İletişim, 2007, ss. 13-17.
Mardin, Şerif. “Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma”. Türk Modernleşmesi, der. Mümtaz’er Türköne ve Tuncay Önder. İstanbul: İletişim, 2015, ss. 21-79.
Selâhattin Göktepe Arşivi
- - -
Gülay Acar Göktepe, doktorasını Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda, yüksek lisans eğitimlerini Ankara Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı ve Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda, lisans eğitimini ise Anadolu Üniversitesi Sosyoloji ve Basın ve Yayın bölümlerinde tamamladı. 2013 ile 2024 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Hâlen Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde çalışmalarını sürdürmektedir. Uzmanlık alanları arasında modernleşme, Türkiye modernleşmesi, bellek çalışmaları, görsel ve maddi kültür çalışmaları bulunmaktadır.
Kentler yalnızca binalardan, caddelerden, meydanlardan ibaret fiziki bir ağ değildir; karmaşık sosyokültürel ilişkilerin parçası olan seslerden, hatıralardan ve kişisel hikâyelerden örülmüş bir bellek ağıdır. Mekânlar bu belleğin taşıyıcılarıdır; bazıları zamanla silinirken, bazıları özel anlamlara bürünerek kuşaktan kuşağa aktarılır. 1950’li yılların İzmir’inde mekânsal olarak kısa ömürlü, ancak sosyal ilişkiler bakımından etkili bir soluk olan Göktepe Piyano Salonu (1952-1957) ve 1980’li yıllara kadar devam eden Göktepe kültür etkinlikleri, kurucusu Selâhattin Göktepe’nin ismiyle birlikte kent belleğinde özgün bir yer edinmiştir.
Bu metin, Selâhattin Göktepe’nin kişisel arşivinden yola çıkarak hem bu özel mekânın izini sürmeyi hem de bir bireyin kente sunduğu kültürel katkıyı görünür kılmayı amaçlıyor. Eşim Mehmet Emin Göktepe’nin titizlikle muhafaza ettiği, evimizin raflarında onlarca cilt hâlinde yer alan bu arşiv, bir ailenin belleğini taşımanın ötesinde, kentin kültürel geçmişine ışık tutan bir kaynak niteliği taşıyor. Mektuplar, program broşürleri, gazete kupürleri, biletler, el yazmaları ve fotoğraflardan oluşan bu belge bütününü anlatıcı bir arşiv olarak okumak, çalışmanın temel yöntemi hâline geldi. Bellek çalışmaları ve arşiv okuması ekseninde, kişisel olanın kamusal bellekteki yansımalarının izi sürüldü.
Selâhattin Göktepe, 20. yüzyılın ortasında İzmir’in kültürel hayatına müzik yoluyla katkı sunmuş, sıra dışı bir aktördür. Kendi olanaklarıyla kurduğu, İzmir’in ilk konser salonu olma özelliğini taşıyan Göktepe Piyano Salonu’nda, yalnızca dünyaca ünlü müzisyenleri ağırlayarak klasik müzik etkinlikleri düzenlemekle kalmamış; aynı zamanda onlara piyanosuyla eşlik etmiş, genç yeteneklere sahne sunmuş, piyano dersleri vermiş, dönemin sanat çevreleriyle bağlar kurarak İzmir’de gündelik hayatın kültürel boyutunu zenginleştirmiştir. Gerek eğitmen ve sanatçı kimliği gerekse eşi Müşerref Göktepe’yle birlikte yürüttüğü faaliyetler, onu dönemin sınırlı kültürel imkânları içinde görünür ve etkili bir figür hâline getirmiştir. Arşiv belgelerinde karşımıza çıkan mektuplar, takdir yazıları, dönemin basınına yansıyan haber ve yorumlar, onun sadece bir müzik tutkunu değil, aynı zamanda İzmir’in modernleşen sosyal dokusunda aktif rol almış bir kültür insanı olduğunu göstermektedir. Bu sebeple, Göktepe Piyano Salonu’nun kuruluşunu ve varlığını mümkün kılan toplumsal ve kültürel koşulları anlayabilmek için öncelikle bu mekânın ardındaki ismin, Selâhattin Göktepe’nin yaşamına yakından bakmak gerekir.
Modernleşmenin Temsilcisi Bir İsim: Selâhattin Göktepe
Selâhattin Göktepe, 1910 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Akseki’den Söke’ye göç eden köklü bir eşraf ailesinin çocuğu olan Selâhattin Bey’in babası Mehmet Emin Efendi (1876-1949), devlet bürokrasisinde savcılıktan İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar uzanan önemli görevlerde bulunmuştur. Annesi Nacide Seniye Hanım (1884-1948) ise Selanik’ten göç etmiş bir asker ailesine mensuptur; evde özel derslerle yetişmiş, müziğe yönelmiş, hatta İstanbul’un meşhur kanunisi Kör Ali ile meşkler yapmıştır. Göktepe ailesinin ortanca çocuğu olan Selâhattin’in müziğe duyduğu ilgi de, özellikle annesinin kültürel birikimi ve müzikal eğilimiyle şekillenir. Hatıratında, Beşiktaş İskelesi’nin karşısındaki yalıda ve ardından Maçka’da önü meydanlık ahşap bir konakta geçen çocukluk yıllarını şöyle anlatır: “Ben o zamanın bolluğunu pek iyi hatırlarım. Evimizde telefonundan tutunuz, her şey var. Her çeşit sinema, tiyatro, konserlerde hususi locamız mevcuttu. Bütün ecnebi troupeları, sanatkârları ben böyle bir çevrede tanıdım, dinledim ve tattım.” Bu sözler, onun erken yaştan itibaren sanatla iç içe büyüdüğünü ve ileride kuracağı kültürel ilişkilerin temellerinin böyle bir ortamda atıldığını göstermektedir.
Solda: Mehmet Emin Efendi, çocukları Celâlettin Göktepe (solda) ve Selâhattin Göktepe’yle (sağda), 1910’lar
Ortada: Nacide Seniye Hanım, oğlu Celâlettin Göktepe’yle, 1900’ler
Sağda: Selâhattin Göktepe, kız kardeşi Selma (Göktepe) Üstün ile birlikte, 1930’lar
Ortada: Nacide Seniye Hanım, oğlu Celâlettin Göktepe’yle, 1900’ler
Sağda: Selâhattin Göktepe, kız kardeşi Selma (Göktepe) Üstün ile birlikte, 1930’lar
Selâhattin Göktepe’nin 1917’de Maçka İlkokulu’nda başlayan eğitim hayatı, dönemin siyasi ve toplumsal çalkantıları nedeniyle oldukça inişli çıkışlı bir seyir izler. Nişantaşı Sultanisi’ne bağlı bir ilkokulda eğitimine devam eden Göktepe, Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yaşandığı bu karmaşık dönemde ailesinin yaşadığı zorunlu yer değiştirmeler nedeniyle eğitimine birçok kez ara vermek zorunda kalır.
Göktepe’nin çocukluk anıları, Osmanlı’nın son döneminin kozmopolit, kültürel olarak zengin ve refah içindeki şehirli yaşamı ile Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki savaş ve yoksunluk ortamı arasındaki çarpıcı sosyoekonomik ve kültürel dönüşümü ortaya koyar. Maçka’daki konakta geçen bolluk içindeki yıllar, imparatorluk elitlerinin yaşam tarzını ve kültürel etkinliklere erişimini temsil ederken, Göktepe’nin ilköğretim yıllarında yaşanan zorunlu göç, savaş yıkımı ve yoksulluk, Anadolu’daki sıradan insanların Cumhuriyet’in kuruluş sancılarını derinden hissettiklerinin bir göstergesidir. Bu karşıtlık, yalnızca Selâhattin Göktepe’nin kişisel hikâyesinin değil, Türkiye’nin modernleşme sürecine ilişkin toplumsal belleğin de bir parçasıdır.
1919 yılında babası Mehmet Emin Bey’in memuriyetten ayrılmasıyla başlayan ve İstanbul’dan İzmir’e, oradan Söke’ye ve son olarak Rodos’a uzanan göç sürecinde Selâhattin Göktepe altı kez okul değiştirmek zorunda kalmış; tüm zorluklara rağmen 1923 yılında ilkokulu tamamlayabilmiştir. Göktepe’nin eğitim süreci, bir ailenin mekânsal hareketliliğinin yanı sıra savaş sonrası belirsizlik ortamında Anadolu toplumlarının yaşadığı parçalanmışlık ve uyum mücadelesini de yansıtır. Eğitim hakkının istikrarsız bir siyasal ortamda nasıl kırılganlaştığını, devlet memurları ve ailelerinin sosyal konumlarının nasıl sarsıldığını ortaya koyar.
1922’de Mehmet Emin Bey’in yeniden devlet hizmetine dönmesiyle birlikte, bu kez de kamu görevi nedeniyle aile tekrar yer değiştirir. Bu nedenle Selâhattin Göktepe ortaöğretimini İstanbul, İzmir ve Balıkesir’deki üç ayrı okulda sürdürür. Zorlu geçen bu yıllar, Göktepe’nin hafızasında derin izler bırakır. İlk çocukluk dönemi hatıralarının aksine bu yılları daha sonra şu sözlerle hatırlayacaktır: “İğneden ipliğe her şeye muhtaçtık; elimizde ne varsa, her şeyimizi Yunanlara bırakmıştık.”
Selâhattin Göktepe, ilk piyano derslerini 1924 yılında teyzesinin kızı, Orgeneral Mehmet Nuri Yamut’un eşi Cavidan Yamut’tan alır. 1926’da Balıkesir’deyken hocası Muhittin Bey olur ve ilk konserini Balıkesir Türk Ocağı’nda verir. 1927’de İstanbul’a döndüklerinde İstanbul Erkek Lisesi’ne başlar ve Dârülelhan’da (bugünkü adıyla İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) Nezihe Hanım’dan piyano dersleri alır. 1932’de babasının ısrarıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer; bir yandan da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde eğitim alır. 1933’te konservatuvarda Cemal Reşit Rey’le çalışmaya devam eden Göktepe, öğrenciliği sırasında Rum ve Ermeni okullarında öğretmenlik yapar, özel piyano dersleri verir. Hukuk eğitimini yarıda bırakıp felsefe ve konservatuvar eğitimini tamamladıktan sonra, 1939’da İzmir Erkek Lisesi’ne (bugün İzmir Atatürk Lisesi) felsefe öğretmeni olarak atanır ve 1991’de vefatına kadar yaşamını İzmir’de sürdürür.
Göktepe’nin müzik ve eğitim serüveni, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki modernleşme ve kültürel dönüşüm çabalarının birey üzerindeki yansımalarının tipik bir örneğidir. Bu dönemde devletin sanatı ve eğitimi toplumsal ilerleme aracı olarak destekleme çabası, genç kuşakların kültürel faaliyetlere katılımını teşvik etmiştir. Göktepe’nin İstanbul, Balıkesir ve İzmir gibi şehirlerde sürdürdüğü eğitim ve sanat hayatı, bir yandan bireysel yetenek ve tutkuların gelişimine alan açarken, diğer yandan da Cumhuriyet ideolojisinin yaygınlaştırmaya çalıştığı aydınlanmacı, kültür temelli toplumsal projenin içinde şekillenmiştir. Onun piyanoya, felsefeye ve öğretmenliğe yönelmesi, yalnızca kişisel bir tercih değil, aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme hikâyesi içinde kültürel sermaye biriktirme mücadelesinin de ifadesidir.
Cemal Reşit Rey ve öğrencileri, 1933 (en sağda, Selâhattin Göktepe)
Göktepe, İzmir Atatürk Lisesi’nde felsefe ve psikoloji öğretmenliği yaparken Namık Kemal Lisesi’nde de dersler verir. Öğrencileri, onun psikoloji derslerindeki yetkinliğinden dolayı kendisine “Freud” lakabını takarken, zarif ve ince fiziğinden ötürü de “Fred Astaire” diye seslenirler. Bu lakaplar, dönemin İzmir’inde eğitimcilerin yalnızca bilgi aktaran değil, toplumsal bellekte iz bırakan kültürel figürler olarak nasıl anlam kazandığını da ortaya koyar. Göktepe’nin öğretmenlik pratiği, erken Cumhuriyet dönemi modernleşmesinin yeni birey yaratma idealinin eğitim kurumlarındaki yansımasıdır.
İzmir’e yerleştikten sonra ilk konserini İzmir Atatürk Lisesi’nin müzik koluyla birlikte gerçekleştiren Göktepe, 15 Mayıs 1940’ta İzmir Halkevi’nde halka açık ilk konserini verir. Dönemin yerel basını, bu konser aracılığıyla Göktepe’nin “halka tanıtılacağını” duyurmuş; böylece onun sanatsal varlığı, kamusal alanda ve kültürel bellekte yer edinmeye başlamıştır. 1951’e kadar solist veya eşlikçi olarak 37 konserde sahne alır. Bu performanslar, İzmir Halkevi başta olmak üzere, İzmir Erkek Lisesi, Körler Mektebi, Kültürpark Şehir Tiyatrosu, Kız Lisesi Salonu, Tayyare Sineması gibi farklı kamusal mekânlarda düzenlenir.
Cumhuriyet’in kültürel modernleşme projesinde kilit rol oynayan Halkevleri, Türk Ocakları’nın kapatılmasından sonra kentin sosyal ve kültürel hayatının merkez üssü hâline gelir. Bu süreçte Talebe Cemiyetleri, Muallim Birlikleri, Kadınlar Birliği, Matbuat Cemiyeti, Mason Locaları gibi pek çok dernek kapatılmış; üyeleri “aynı cinsten olan kuvvetler müşterek gaye yolunda birleşmeli” düşüncesiyle Halkevleri’ne katılmıştır.1 Halkevleri’nin Güzel Sanatlar Kolu’nda görev alan Selâhattin Göktepe, ilerleyen yıllarda yönetim kadrosunda da bulunur.2 Felsefe öğretmenliğinin yanı sıra 1942 Haziran’ında İzmir Halkevi’nde piyano öğrenmek isteyenler için açılan kurslarda dersler vermeye başlar,3 konserler organize eder. 1951 yılında, CHP’nin kültürel ve siyasal uzantısı olarak görülen Halkevleri’nin taşınmaz mal varlıklarının Hazine’ye devredilmesinin ardından, bu etkinlikler de fiilen son bulur. Halkevleri’nin toplumsal alandaki varlığının sona ermesi, kısa bir süre sonra Göktepe’yi İzmir’de bir sanat mekânı kurmaya yöneltir.
Alsancak 1483. Sokak No: 8, Göktepe Piyano Salonu’nun dışarıdan görünümü
Üst kat konser salonu, alt kat Göktepe Ailesi’nin evidir
Üst kat konser salonu, alt kat Göktepe Ailesi’nin evidir
Göktepe Piyano Salonu’nun içeriden görünümü
Çokkültürlü Bir Mekân: Göktepe Piyano Salonu
Halikarnas Balıkçısı, ilk kez 1957 yılında, dünyaca ünlü keman virtüözü Ruggiero Ricci’nin konseri vesilesiyle ziyaret ettiği Göktepe Piyano Salonu’nu “cennet kapısı” olarak tanımlar. Demokrat İzmir Gazetesi‘ndeki köşesinde, İzmir’de bir mekânda, evrensel bir dil olarak gördüğü müzik aracılığıyla uluslararası bir sanatçıyı dinlemenin, kültürel karşılaşmalar yarattığını vurgular.4 Bu bağlamda “cennet” metaforunun çokkültürlülüğe işaret ettiği söylenebilir. Bu da, Göktepe Piyano Salonu’nun, İzmir’in kozmopolit dokusu içinde modernleşme ve kültürel çoğulculuğun sembol mekânlarından biri hâline gelmesiyle ilişkilendirilebilir.
Göktepe Piyano Salonu, 1952 yılında, Alsancak 1483. Sokak No: 8’de, iki katlı bir evin üst katının 150 kişilik bir konser salonuna dönüştürülmesiyle kurulur. Selâhattin Göktepe, eşi Müşerref (Demirbatır) Göktepe, çocukları Oğuz, Deniz (Salttürk), Oya (Ökmen) ve Mehmet ile alt katta yaşarken, üst kat sanatçıların ve kimi zaman müzik dışı söyleşilerin mekânı hâline gelir. Salonun resmî sahibi Müşerref Göktepe’dir. Ancak Müşerref Hanım, yasal temsilci olmanın ötesinde, organizasyon sürecinin her aşamasında aktif rol üstlenir; sanatçıların karşılanmasından konser hazırlıklarına kadar pek çok işi yürütür. Konser ve söyleşiler vesilesiyle dinleyicilerin evde ağırlanmasının yanı sıra gelen sanatçıların da evde konaklaması nedeniyle kamusal ve özel alan bir anlamda iç içe geçer.
Selâhattin Göktepe ve eşi Müşerref (Demirbatır) Göktepe, çocukları Deniz (Salttürk), Oya (Ökmen) ve Mehmet ile, Haziran 1969
Salonun açılışı, dönemin gazetelerinde “İzmir bir müzik ve sanat salonuna kavuştu” başlıklarıyla yer bulur. Açılışa Selâhattin Göktepe’nin piyano öğrencileri ve ailelerinin yanı sıra Vali Muzaffer Tuğsavul, Millî Eğitim Müdürü Faruk Verimer gibi isimler katılır. Açılışta önce küçük yaştaki öğrenciler Sibel Tangün, Gürhan Tümer, Veciz Ara sahne alır; ardından genç yetenekler Tomris Yalaz, Oya Demir, Oğuz Onaran resitaller sunar. Fevziye Birol (şan), Marta Amati (keman) ve Selâhattin Göktepe’nin yer aldığı bir konser de düzenlenir. Bu etkinlik, Halkevleri’nin kapatılmasının ardından İzmir’de sanatsal faaliyetler için kamusal alan ihtiyacına bireysel çabalarla cevap veren bir mekânın doğuşunu temsil eder.
Marta Amati ve Selâhattin Göktepe, 15 Haziran 1946
Fotoğraf üstü yazısı: “Refakatleriyle kendilerini içten vermek zahmetinde bulundukları konser hatırası olarak Selahattin Bey’e teşekkürlerle, Marta Amati”
Fotoğraf üstü yazısı: “Refakatleriyle kendilerini içten vermek zahmetinde bulundukları konser hatırası olarak Selahattin Bey’e teşekkürlerle, Marta Amati”
Salonun kuruluşu, ekonomik açıdan büyük bir yük altına girilip 15 bin lira borçlanarak mümkün olur. İzmir eşrafından George Schlosser, Hakkı Türeğin, Haydar Dündar, Nüzhet Çançar, Halil Yılmazoğulları ve Nejat Tezola gibi isimlerin manevi ve maddi destekleri, bu kolektif kültürel çabanın toplumsal ağlar üzerinden inşa edildiğini göstermektedir. Selâhattin Göktepe’nin kültürel ve sosyal sermayesi, onun kişisel ilişkilerinde ve konservatuvardan hocası Cemal Reşit Rey’in teşvik ve desteğinde kendini göstermiştir. Bu anlamda salon, ekonomik değil, kültürel sermayeye dayalı bir dayanışmayla, toplumsal modernleşme projesinin yereldeki uzantısı olarak doğmuştur.
Modernleşme İdealinin Kuşaklararası Aktarımı
Cumhuriyet’in modernleşme projesi, Batı’daki gibi sanayileşmeye değil,5 toplumsal yapıyı yeniden kurgulayan üstyapı reformları ve kültürel dönüşümlere dayalıdır. Bu dönüşümler, yalnızca Batı’yı örnek alan kurumsal yapılarla6 sınırlı kalmamış; giyimden ev eşyasına, tüketim kültürüne dair nesneler aracılığıyla gündelik yaşamın kültürel dokusuna da işlemiştir.7 Bu bakımdan Türkiye’de modernleşme, temelde bir Batılılaşma tecrübesidir. Batılılaşmanın gündelik hayata nüfuz ettiği alanlardan biri de müziktir.
Batı tekniğiyle halk ezgilerini harmanlayarak ulusal müziği yaratma, öğretme ve yayma çabaları doğrultusunda, 1924’ten itibaren Türk Beşleri’nden isimlerin de aralarında bulunduğu sanatçılar Avrupa’ya müzik öğrenimine gönderilir. 1924, Selâhattin Göktepe’nin de ilk piyano dersleriyle müzik yaşamına adım attığı yıldır. Göktepe, bir imparatorluk çocuğu olsa da, gençlik dönemi Cumhuriyet’in kültürel reformlarıyla biçimlenmiştir. Konservatuvardaki hocası Cemal Reşit Rey, diğer Türk Beşleri üyelerinden farklı olarak, müzik eğitimini dokuz yaşından itibaren Paris ve Cenevre’de almış;8 yaşam biçimi ve sanat anlayışıyla Batılı bir kültürel habitusu temsil etmiştir. 1923’te Darülelhan’a hoca olarak getirilmesi,9 Cumhuriyet rejiminin modernleşme projesinde sanatı toplumsal dönüşümün aracı olarak kullanma iradesinin göstergesidir. Rey’in yaşam tarzı, kullandığı dil ve sanatsal ilkeleri, uzun yıllar Batı’da aldığı eğitimin ve yaşadığı kültürel ortamın izlerini taşır. Bu bağlamda, Rey’in Selâhattin Göktepe için yalnızca bir piyano öğretmeni değil, Batılı modern değerleri temsil eden, sanatsal vizyonu ve kültürel kimliğiyle model oluşturan bir figür olduğu söylenebilir. Nitekim ilişkilerinin, Göktepe’nin İzmir yıllarında da sürdüğü; Göktepe Piyano Salonu’nun açılışının ardında Cemal Reşit Rey ile kurucuları arasında yer aldığı İstanbul Filarmoni Derneği’nin destekleri olduğu görülmektedir. Göktepe’nin Rey’e duyduğu minnettarlık notlarında ve anılarında defalarca tekrarladığı şu cümlelerde saklıdır: “Mutluluğumuzu müziğe, büyüklerimize, aziz hocam Cemal Reşit Rey’e borçluyuz.” Bu ifadeler, öğretmen-öğrenci ilişkisinin, Cumhuriyet’in kültürel alandaki ideallerini yeni kuşaklara aktaran bir köprü işlevi gördüğüne işaret etmektedir.
Cemal Reşit Rey ile Selâhattin Göktepe arasındaki ilişki, 1940’lı yılları tanımlarken kullanılan “denetleyici kuşak–yükselen kuşak” kavramsallaştırmasıyla da okunabilir.10 Nitekim dönemin entelektüelleri, kendilerini toplumsal dönüşümde öncü, kültürel kurumların yaygınlaştırıcısı ve toplumun eğiticisi olarak konumlandırmıştır. Rey’in Göktepe’ye yazdığı mektup da bu yol gösterici, öncü rolün somut göstergesidir: “Henüz küçük olsa bile, İzmir’e bir konser salonu hediye etmiş olman, pek, cidden pek büyük bir muvaffakiyettir. Seni bütün kalbimle tebrik ederken ileride çok daha büyük ölçüde bir müzik müessesesinin başında bulunmanı temenni ederim.” Esasında aralarında yalnızca altı yaş fark olmasına rağmen kuşak farkı vardır. Onlarınki, Cumhuriyet rejiminin inşasına aktif katılan denetleyici kuşak ile savaşı çocuk yaşta deneyimlemiş yükselen kuşak arasındaki tipik farktır.11 Rey, Cumhuriyet’in kültür politikalarının taşıyıcısı olarak Batı müziğini öğretme görevini üstlenirken Göktepe, onun rehberliğinde yükselen kuşağın temsilcisi; 1950’lerde kurduğu konser salonu ve verdiği piyano eğitimleriyle Cumhuriyet ideallerinin gündelik yaşamdaki tezahürü olmuştur.
Cemal Reşit Rey’in Selâhattin Göktepe’ye mektubu, 23 Nisan 1953
Çok sesli müziği yaymak, şehir orkestrasına destek olmak, müzik kültürünü geliştirmek gibi amaçlarla 1945’te kurulan İstanbul Filarmoni Derneği12 de yine benzer idealler çerçevesinde Selâhattin Göktepe’yle kültürel iş birliği içindedir. 1946’dan itibaren Saray Sineması’nda Kontiya (Konser Tiyatro Tertip İşleri) organizasyon şirketi aracılığıyla abonman konserler düzenlenir.13 Bu organizasyonların bir durağı da Göktepe Piyano Salonu’dur. 1952’den 1956’ya kadar Alsancak’taki bu mütevazı salonda Joaquin Rodrigo’dan Samson Francois’ya, Tamburi Mesut Cemil’den Wilhelm Kempff’e, Gaspar Cassado’dan Vlado Perlemutere ve Monique de la Bruchollerie’ye, dünyaca ünlü birçok müzisyen konser verir.
Göktepe Piyano Salonu’nda konser veren sanatçıların imzalı fotoğraflarından bir kolaj
İlk Göktepe Piyano Salonu’nun mekânsal kapasitesinin yetersiz kalması üzerine, 1956 yılında Karantina 155. Sokak No: 5’te yeni bir salon inşa edilir. İnşaat için bankadan kredi çekilir ve mimar Muammer Tansu proje ile yapım işlerini karşılıksız üstlenir. Bu yeni mekânın üst katında aile yaşamını sürdürürken, alt kat bir konser salonu olarak tasarlanır. Göktepe’nin hatıratında aktardığına göre salon, konser olmayan günlerde sinema salonu olarak kiraya verilir. 1950’lerde klasik müzik konserleri, kültürel modernleşme ideallerinin kamusal alana taşınmasının simgesi olarak önemli bir yere sahipken sinema, modernleşmenin gündelik yaşama sirayet eden popüler kültür biçimlerinden biri olarak etkinlik kazanır ve hızla kitleselleşir. Göktepe’nin konser salonunu ekonomik nedenlerle sinemacılara kiralaması, dönemin toplumsal ve kültürel gerilimlerini de yansıtır: Bir tarafta Batılı klasik müzik aracılığıyla kültürel sermaye üretme çabası, diğer tarafta kitlesel tüketim kültürünün bir tezahürü olan sinemanın gündelik yaşamda egemenliğini kurması söz konusudur. Göktepe’nin konser salonunu klasik müziğin elitist kamusal alanından sinemanın kitlesel eğlence pratiğine dönüştürmesi, modernleşme sürecinin kültürel alandaki ikilemlerini; yani bir yandan Batılılaşma ve sanatsal seçkinleşme idealini, diğer yandan popüler kültürün toplumsal talepleriyle uyum sağlama zorunluluğunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bu bakımdan İkinci Göktepe Piyano Salonu’nun hikâyesi, kültürel alan üretiminde ekonomik zorunluluklarla mekânsal dönüşümlerin iç içeliğini yansıtır.
İkinci Karantina 155. Sokak No: 5, Göktepe Piyano Salonu’nun inşasından
Salon, şehir merkezinden uzaklığı, ulaşım zorlukları ve kira gelirinin yetersizliği gibi sosyoekonomik faktörler nedeniyle 1957’de kapanır. Ancak Selâhattin Göktepe, salon kapandıktan sonra da konser organizasyonlarını sürdürür; bu etkinlikler basında artık Göktepe Piyano Salonu yerine Göktepe Konserleri ifadesiyle yer bulur. 1957’den itibaren Fransız Kültür Merkezi’nde, ardından 1965’e kadar Elhamra Sineması’nda konserler düzenlenir. 1965-1971 yıllarında organizasyonlar, muhtemelen Kontiya’nın ortaklarından Fernando Franko’nun vefatı ve şirketin dağılmasının da etkisiyle kesintiye uğrar. 1971’den itibaren Türk Amerikan Derneği Salonu’nda yeniden başlayan Göktepe Konserleri, 1980’e kadar devam eder. Sanatçılar bu kez kültür ataşeliklerinin desteğiyle İzmir’e getirilir. Böylece Selâhattin Göktepe, öğretmenlik yaşamı ve yetiştirdiği öğrenciler kadar düzenlediği konserler ve yazdığı kitaplarla14 da Türkiye’nin kültürel tarihinde iz bırakır.
KAYNAKÇA
Acar Göktepe, Gülay. “Özel Bir Arşivde Kadının Yeri ve Dünün Arşivinden Bugünün Kadınına Ulaşmanın İmkânı/Sınırlılıkları”. Türkiye’de Arşivciliğin Bugünü ve Yarını – Kadınların Arşivlerdeki Yeri, haz. Aslı Davaz, Birsen Talay Keşoğlu, Seval Ünlü ve Tuba Demirci. İstanbul: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı ile Beykoz Üniversitesi, 2022, ss. 698-718.
Acar Göktepe, Gülay. “Göktepe Piyano Salonu – İzmir”. Collection. Sayı: 87, 2022, ss. 28-30.
Ahmad, Faroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev. Yavuz Alogan. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2015.
Akçura, Gökhan. “Saray Sineması ve Kontiya”. Sanat Dünyamız. Sayı: 98, 2006, ss. 171-189.
Akyol, Yaşar. İzmir Halkevi (1932-1951). İzmir: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, 2008.
Ali, Filiz (ed.). Cemal Reşit Rey’e Armağan. Ankara: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, 1996.
Bilget, Halil Mehmet. “İstanbul Filarmoni Derneği’nin Çoksesli Müziğimize Katkıları”. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009.
Cantek, Levent. Cumhuriyetin Buluğ Çağı: Gündelik Yaşama Dair Tartışmalar (1945-1950). İstanbul: İletişim, 2013.
Kocabaşoğlu, Uygur (ed.). Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık, Cilt: 3. İstanbul: İletişim, 2007, ss. 13-17.
Mardin, Şerif. “Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma”. Türk Modernleşmesi, der. Mümtaz’er Türköne ve Tuncay Önder. İstanbul: İletişim, 2015, ss. 21-79.
Selâhattin Göktepe Arşivi
Gülay Acar Göktepe, doktorasını Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda, yüksek lisans eğitimlerini Ankara Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı ve Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda, lisans eğitimini ise Anadolu Üniversitesi Sosyoloji ve Basın ve Yayın bölümlerinde tamamladı. 2013 ile 2024 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Hâlen Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde çalışmalarını sürdürmektedir. Uzmanlık alanları arasında modernleşme, Türkiye modernleşmesi, bellek çalışmaları, görsel ve maddi kültür çalışmaları bulunmaktadır.
- 1.Yaşar Akyol, İzmir Halkevi (1932-1951), İzmir: İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, 2008, s. 125.
- 2.A.g.e., s. 77.
- 3.A.g.e., s. 101.
- 4.Halikarnas Balıkçısı, "Ruggiero Ricci", Demokrat İzmir Gazetesi, 23 Mart 1957.
- 5.Uygur Kocabaşoğlu (ed.), Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık, Cilt: 3, İstanbul: İletişim, 2007, s. 14.
- 6.Faroz Ahmad, Modern Türkiye'nin Oluşumu, çev. Yavuz Alogan, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2015, s. 12.
- 7.Şerif Mardin, "Tanzimat'tan Sonra Aşırı Batılılaşma", Türk Modernleşmesi, der. Mümtaz'er Türköne ve Tuncay Önder, İstanbul: İletişim, 2015, s. 13.
- 8.Filiz Ali, Cemal Reşit Rey'e Armağan, Ankara: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, 1996, s. 11.
- 9.A.g.e., s. 26.
- 10.Levent Cantek, Cumhuriyetin Buluğ Çağı: Gündelik Yaşama Dair Tartışmalar (1945-1950), İstanbul: İletişim, 2013, s. 19.
- 11.A.g.e., ss. 25-26.
- 12.Halil Mehmet Bilget, "İstanbul Filarmoni Derneği'nin Çoksesli Müziğimize Katkıları", Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009, ss. 106-109.
- 13.Gökhan Akçura, "Saray Sineması ve Kontiya", Sanat Dünyamız, Sayı: 98, 2006, ss. 171-189.
- 14.Büyük Müzisyenler Ansiklopedisi (1971), Müzik Sözlüğü (1972), Sanat Tarihi Sözlüğü (1973), Psikoloji Sözlüğü (1974), Felsefe Okulları Sistemleri (1976), Müzik Sözlüğü Edebiyatı, Felsefesi (1984).