Araştırmadan Yayına:
Bilgi Üretiminin Ekolojisi

Sezin Romi ve Ezgi Yurteri

24 Temmuz 2026

1 Salt Araştırma, 2018
Fotoğraf: Ekin Özbiçer
Salt Araştırma, 2018
Fotoğraf: Ekin Özbiçer
Salt’tan Sezin Romi ile Ezgi Yurteri, border_less ARTBOOK DAYS‘in sekizinci edisyonu kapsamında 16 Mayıs 2026’da gerçekleştirdikleri söyleşiden hareketle, Salt’ın yayınları ve yayıncılık anlayışı ile Salt Araştırma’daki yayın koleksiyonunu ele aldı.

Ezgi Yurteri: Seninle Salt’taki yayıncılık pratiklerini konuşacağımız bu sohbetin izleğini, yakın zamanda Robinson Crusoe 389 iş birliğiyle yayımlanan Nerden Geldik Buraya: Vasıf Kortun’u Okumak kitabı oluşturuyor. Yazar, eğitmen ve küratör Vasıf Kortun ile yaptığın nehir söyleşiden oluşan kitap, özellikle Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi’nden Salt’a evrilen süreci farklı veçheleriyle ele alıyor. Bu anlamda benim gibi o dönemi doğrudan tecrübe etmeyip yazılanlardan anlamaya çalışanlar için de farklı açılımlar barındırıyor.

2 Fotoğraf: Metean Bars
Fotoğraf: Metean Bars


Kitabın hazırlık aşamasında sıkça konuştuğumuz konulardan biri araştırma, arşiv, yayın ve programlar arasındaki çok yönlü ilişkilerdi. Araştırmaların birbirini beslemesi ve her zaman sergi, yayın gibi belirli bir çıktının önceliklendirilmemesi, içerik üretimi açısından da belirleyici. Vasıf Bey kitapta şöyle anlatıyor bunu: “Araştırmanın başında sergi mi, yayın mı, web projesi mi, yoksa başka bir şey mi olacağını ya da sonunda sadece bir arşiv olarak mı kalacağını bilmek istemiyoruz. Aksiyse kurumların araştırmayı olması gerektiği gibi yapabilecek donanıma sahip olmadığı anlamına geliyor. Tuhaf bir şekilde üniversiteler de hemen hemen aynı durumda. Araştırma sürecinin yolu çizmesi bizim için bir öncelik.” 1

Örneğin, Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Tarihi projesi yürütülürken Özer Kabaş ile karşılaşılıyor; daha sonra onun sanat tarihi ve eğitimi üzerine yazıları bir yayına dönüşüyor. Ardından Kabaş’ın da parçası olduğu Hisar Kısa Film Yarışması’na dair araştırma başlıyor. Bu süreçlerin nasıl işlediğinden bahsedebilir misin?

Sezin Romi:
Ezgi, senin de söylediğin gibi Nerden Geldik Buraya‘da beraber çalıştık. Sen aslında yaptığımız söyleşinin ilk okuruydun. O süreçte sen dönemi bilmeyen ve deneyimlemeyen biri olarak öğrendin; biz de eksik kalan şeyleri ya da yazılanların anlaşılır olup olmadığını ilk okur olarak senden öğrenme fırsatı bulduk. Soruna geçmeden önce, Salt’ın kuruluş misyonundan ve işleyişinden bahsetmek istiyorum. Salt, araştırmayı önceleyen, yaptığı araştırmaları farklı mecralar üzerinden tartışmaya açan ve derlediği kaynakları Salt Araştırma aracılığıyla kamunun erişimine sunan bir kültür kurumu olarak kuruldu. Göz ardı edilen veya yeterince incelenmemiş kişilerin, dönemlerin, coğrafyaların peşinden gitmeyi tercih etti. Daha önce üzerine kapsamlı araştırma yapılmamış sanatçıları ya da konuları dert edindi. Malum, arşivlerin yeterince korunmadığı, hafızayı tutma geleneğinin yerleşmediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Belgelerin izini sürüp veri toplamaya çalışırken bizi nasıl bir sürecin beklediğini öngörmek mümkün olmuyor. Araştırma çıktısının yayın ya da sergi mi olacağını, yoksa arşiv projesine mi dönüşeceğini belirleyen de aslında araştırma sürecinin kendisi. Bunun çok farklı yolları var. Her arşiv ve araştırma pek çok potansiyel alt konu da barındırıyor. Araştırılması gereken o kadar çok şey var ki… Bu, sanatın yanı sıra mimarlık ve tasarım, sosyal ve ekonomik tarih, yeni yeni ilgilenmeye başladığımız grafik tasarım alanı için de geçerli. Şunun da altını çizmek önemli: Aslında kurum her şeyi kendi başına yapmaya çalışmıyor. Sağladığı kaynaklarla kullanıcıları teşvik etmeyi; öğrencilerin, tez yazanların ya da araştırmacıların bu kaynaklardan yola çıkarak yeni konular ortaya atmasını da arzu ediyor.

Soruna geri dönecek olursam, mesela Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Tarihi üzerine yürütülen araştırma bir arşiv projesi olarak başladı. Ancak derneğin mevcut arşivi bu çalışma için yeterli değildi. Bunun üzerine, Salt Araştırma’daki kaynakları da dâhil ederek kapsamı genişlettik ve araştırmayı bir web projesiyle sunmaya karar verdik. Burada biraz dernekten bahsetmek önemli. Resim ve Heykel Müzeleri Derneği (RHMD) 1980’de kuruldu. Amacı, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin faaliyetlerini desteklemek, yetişkinlere ve çocuklara yönelik sanat eğitimleri düzenlemek ve İstanbul’a kazandırılması planlanan güncel sanat müzesi için çalışmaları yürütmekti. Türkiye’nin sergi tarihinde kritik öneme sahip olan Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergileri dernek tarafından düzenlendi. RHMD, 1998 yılına kadar müze içinde faaliyet gösterdi, ancak oradan çıkınca organik bağ koptu ve bambaşka bir yöne evrildi. Biz bu web projesini yapmaya koyulduğumuz zaman, Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergileri başta olmak üzere derneğin düzenlediği tüm sergi ve etkinliklerin envanterini oluşturduk. RHMD hakkında çıkan haber ve yazıların derlendiği bir bibliyografya hazırlandı. Sergilere hangi sanatçılar hangi işlerle katıldı, jüri kimdi, hangi mekânlar kullanıldı, kimler seçildi? Tüm bu detaylar için kişilerle tek tek iletişime geçildi. Kimi hayattaydı, kimi değildi; kiminin varislerine ulaşıldı. Bu proje aslında Salt’ın araştırmacılarla kurduğu iş birliğine de bir örnek: Sanat tarihçisi Özge Gençel, 2014’te yüksek lisans tezini bu sergiler üzerine yazmıştı ve otomatikman projenin bileşeni hâline geldi. Bu süreçte bir yandan web projesi üzerine çalışırken, bir yandan da kimi sanatçıların üretimini keşfetme şansımız oldu. Mesela sanatçı Gürel Yontan’la bu esnada tanıştık. İsmini sadece grup sergi kataloglarından bildiğimiz sanatçı üzerine kapsamlı bir literatür yoktu; arşivi sadece bir portfolyodan oluşuyordu. Dahası, kendisi yaptıklarını önemseyen ve aktaran biri de değildi. Yontan ile yaptığımız nehir söyleşiyi e-yayına dönüştürüp arşivini Salt Araştırma’da erişime açtık.

Yine aynı dönemde Özer Kabaş’ın kızı ve varisi Yula Kabaş’la yolumuz kesişti. Özer Kabaş ise daha çok resimleriyle bilinen, özellikle de “denizlerin ressamı” olarak tanınan bir isimdi. Ancak araştırma ilerledikçe, bunun çok ötesinde bir figürle karşılaştık. Aldığı eğitimin etkisiyle kapsamlı metinler kaleme alan, resmin yanı sıra tasarım ve sinema gibi farklı disiplinlerle ilgilenen, 1970’lerde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki Temel Sanat Eğitimi Kürsüsü’nün çekirdek kadrosunda yer alan çok yönlü bir kültür insanı olduğunu gördük. Böylece araştırmanın kapsamı doğal olarak genişledi. Oradan da Kabaş’ın danışmanlığını yürüttüğü Robert Kolej Sinema Kulübü tarafından düzenlenen Hisar Kısa Film Yarışması üzerine bir araştırma başladı. Kabaş’ın yazılarını bir araya getiren e-yayın 2022’de çıktı; ardından 2023’te basılı kitap olarak yayımlandı ve eş zamanlı olarak arşivi erişime açıldı. Eylül 2026’da ise Salt Beyoğlu’nda bir sergisi düzenlenecek. Bunların hiçbiri yolun başında planlanan veya öngörülen süreçler değildi. Sergiden sonra da bizi nasıl bir sürecin beklediğini öngöremiyoruz. Boşluklar her zaman var ve arşivin, araştırmanın tamamlanamaz bir doğası olduğu da aşikâr.

EY: Araştırmanın yolu çizmesinin ne demek olduğunu çok güzel detaylandırdın. Bir de Salt Araştırma kullanıcılarıyla diyalog hâlinde, birbirinin üzerine eklenerek geliştirilen araştırmalar var; “Uluslararası Bienallere Türkiye Katılımı” haritalandırma projesi bunun örneklerinden biri. Niyet, araştırmacıların faydalanabileceği bir açık kaynak, bir veritabanı oluşturmak. Aynur Gürlemez Arı bu araştırmacılardan biri ve Türkiye’nin Venedik Bienali’ne katılımına odaklı doktora tezi daha sonra Salt tarafından kitaplaştırıldı. Bu tür araştırmalar da aslında hiç kapanmıyor ve araştırmacıların katkılarıyla zenginleşip gelişmeye devam ediyor. Bu açıdan kullanıcılarla kurulan diyaloğun, kurumun yayınlarıyla ilişkisine dair neler söylemek istersin?

SR:
Demin Özge Gençel’den bahsettim. Bu da başka bir örnek. Ben “Uluslararası Bienallere Türkiye Katılımı” projesini “bir yöntem olarak haritalama” üzerinden anlamlandırıyorum. Zaten akademik araştırmalarımda da arşiv kuramını, Salt Araştırma’da yürüttüğüm projelerle birlikte düşünmeyi seviyorum. Her birini ayrı bir vaka çalışması olarak görüyorum. Bana göre bu projede haritalandırma yönteminin tercih edilmesi, derli toplu arşivlerin bulunmamasından kaynaklıydı. Gönül ister ki o veri setinde yer alan tüm bienallerin düzenli ve erişilebilir arşivleri bulunsun; hangi sanatçının hangi işle katıldığı, yazışmaların nasıl ilerlediği ve sürecin arka planının nasıl şekillendiği gibi bilgilere tek bir yerden ulaşabilelim. Fakat bu anlamda yine kısıtlı bilgi ve belgenin olması haritalandırma projesinin önünü açtı. O dönem projede çalışan araştırmacılardan biri İlhan Ozan’dı. Türkiye’nin uluslararası bienallere katılımları yıl yıl takip edildi, bir veri seti oluşturuldu ve veriler haritalanarak görselleştirildi. Aynı veri seti üzerinden farklı araştırmacılar farklı sorular sorabilir; sanatçıların yıllara göre üretimine, coğrafi ilişkilere, politik ve sosyolojik bağlamlara ya da kadın-erkek sanatçı dağılımına odaklanabilir. Kısacası, bundan çıkarılabilecek çok sayıda alt başlık ve araştırma konusu mevcut.

3 “Uluslararası Bienallere Türkiye Katılımı” ağ haritasından görünüm
“Uluslararası Bienallere Türkiye Katılımı” ağ haritasından görünüm


Biz bu araştırmayı yürütürken sanat tarihçileri ve araştırmacılarla kapalı yuvarlak masa buluşmaları düzenliyorduk. O dönemde doktora çalışmasını Venedik Bienali üzerine yapan Aynur Gürlemez Arı da bundan haberdar olunca bizimle iletişime geçti. O şekilde bir paslaşmamız oldu. Bir de şu var; tezlere baktığınızda, büyük çoğunluğunun son döneme odaklandığını görüyorsunuz. Bir yandan da okuldaki hocalar hangi konu veya dönemi çalışıyorsa, öğrenciler de oraya eğilmek durumunda kalabiliyor. Örneğin bazen öğrenci bir konu seçiyor, ama o alanda çalışan bir hoca yoksa tez konusunu değiştirebiliyor; bazen de kaynakların sınırlı olması nedeniyle bazı konular baştan eleniyor. Aynur ise zor olanı yaptı ve daha önce üzerine tez yazılmamış bir konuyu seçti. Özgün kaynaklara ulaşabilmek için Venedik Bienali Arşivleri’ni ziyaret etti ve oradan yola çıkarak Türkiye’nin Venedik Bienali’ne katılımını etraflıca inceledi. 2019’da tamamladığı tezini, 2024’te senin, Vasıf Bey’in ve benim birlikte yürüttüğümüz çalışmayla e-yayına dönüştürdük.

Mesela İlhan Ozan da yine o haritalandırma projesinde odağını bienallere çevirdi ve doktora tezini Türkiye’nin uluslararası bienallere katılımı üzerine yazdı. Burada aslında Nerden Geldik Buraya kitabında da ele aldığımız bir meselenin altını çizmek istiyorum: Ziyaretçi kuruma girip çıkar; ne yaptığını bilemezsiniz. Kullanıcı kurumun olanaklarından yararlanır; kütüphaneye gelip yayın koleksiyonunu inceler, arşivden faydalanır. Bileşen kurumun dirsek temasında olduğu, iş birliği yaptığı kişidir. Tabii bu kavramlar oldukça geçirgen. Bir ziyaretçi zamanla kullanıcıya, kullanıcı ise kurumun bileşenine dönüşebilir. Bahsettiğimiz örnekler de tam olarak bunu gösteriyor.

Bu noktada ben de sana Salt Blog’la ilgili bir soru yöneltmek isterim. Hep araştırma projelerini, yayınları konuştuk, ama Salt Blog da kurumun önemli mecralarından biri. Hatta kullanıcı-bileşen ilişkisi açısından bakınca, kullanıcının bileşene dönüştüğü en görünür alanlardan biri belki de. Örneğin Salt Araştırma Fonları kapsamında, yalnızca fon almaya hak kazananların değil, başvuru yapan araştırmacıların çalışmalarının da değerlendirilmesini sağlayan bir platform. Senin de Salt Blog’un tutarlı bir çizgide devam etmesi için epey düşündüğünü ve çalıştığını biliyorum. Konuştuğumuz meselelerle ilişkili olarak Salt Blog’u nasıl değerlendirirsin?

EY: Salt Blog, asal işlevi yayın olan çevrimiçi mecralara göre oldukça mütevazı bir platform. Yılda yaklaşık 15 yazı yayımlıyoruz. Niyetimiz geçmiş ve güncel programlar, araştırmalar arasında bağlantılar kurmak. Bazen bir serginin doğrudan ele almadığı, ama onun etrafında tartışmanın anlamlı olduğunu düşündüğümüz içeriklere yer veriyoruz. Bazen de daha önce yayımladığımız bir yazı güncel bir sergi vesilesiyle tekrar dolaşıma giriyor ve yeni yorumlamalara kapı aralayabiliyor.

Salt Araştırma Fonları yazı dizisini 2023’te başlatmıştık. Diziye başlarken Lorans Tanatar Baruh ile birlikte 2013’ten itibaren Salt Araştırma Fonları kapsamında desteklenmiş tüm projeleri gözden geçirdik ve birbiriyle ilişkilenebilecek bazı öbekler oluşturduk. Bu kapsamda fon almamış nitelikli proje başvurularını da değerlendirdik. Elbette orada birçok değişken söz konusu. Örneğin tek başına bir yazı bütçesiyle araştırma yürütmek mümkün değil, ama araştırmacının tezi ya da bir başka projesi kapsamında hâlihazırda yürüttüğü bir çalışmaysa yazıya dönüşebiliyor. Yarı akademik diyebileceğimiz bir mecra Salt Blog, o yüzden özellikle akademik alanda çalışanların daha serbest yazmasına da imkân veriyor. Tabii her şeyden önemlisi, senin de değindiğin gibi araştırmacılarla, kullanıcı ve bileşenlerle kurulan diyaloğu sürdürmek için bir vesile olması.

Buradan tekrar yayınlara dönersek, Salt’ın yayınlarının omurgasını kapsamlı sanatçı monografileri oluşturuyor. Bu yayınlar uzun araştırma süreçlerinin ürünü ve araştırma belirli bir olgunluğa eriştikten sonra kitap yapma kararı veriliyor; İsmail Saray, Cengiz Çekil, İpek Duben, Moni kitapları gibi. Yayınların hazırlığı genellikle sergi veya arşiv için kapsamlı bir araştırma yürütüldükten sonra başlasa da, yine uzunca bir araştırma süreci gerektiriyor. Çünkü sergi kataloğu mantığında yayınlar değil; zaten Salt’ın katalog yapma anlayışı yok. Amaç, sanatçının üretimini karşılaştırmalı okumalara imkân verecek şekilde bir bağlama oturtmak ve temel başvuru kaynağı oluşturmak. Bu tür yayınların Türkiye sanat tarihindeki yerini nasıl değerlendirirsin?

SR:
Salt, basılı kitaplar ile e-yayınlar üzerinden ilerliyor. Bahsettiğin basılı yayınların her biri kendi alanında ilk ve en kapsamlı çalışma. Elbette bu, hep böyle kalacakları anlamına gelmiyor. Hatta hep söylediğim şeylerden biri şu: Yayın yapmak aslında öznel bir pratik. Her editör ya da yayıma hazırlayan aynı içeriğe bambaşka açılardan yaklaşabilir; araştırmanın seyrine göre onu farklı biçimlerde ele alabilir. Bizim dileğimiz de zaten araştırmaların ilk sunulduğu hâliyle kalmaması, zaman içinde gelişmesi yönünde.

Örneğin Hüseyin Bahri Alptekin’in kitabı, Salt açılmadan önce başlayan uzun soluklu bir araştırma sürecinin ürünüydü. Bir sergi kataloğu değildi; zaten Salt’ın sergi kataloğu basma pratiği hiçbir zaman olmadı. Katalog başka bir şey; sergiye eşlik eden ve belirli bir takvim içinde hızla hazırlanması gereken bir yayın türü. Kapsamı daha sınırlı. Sergiye yetiştirilmesi de başlı başına bir kaygı. Salt ise her zaman uzun soluklu araştırmalara dayanan, sindirilmiş süreçlerin ürünü olan kitaplar yayımladı. Bu yayınların hazırlık süreçleri çoğu zaman birkaç yıla yayılıyor. Hüseyin Bahri Alptekin bunun ilk örneklerinden; benzer şekilde İsmail Saray yayını da öyle. İsmail Saray, sanat tarihinde yeterince söz edilmeyen bir figürdü. Belki de Salt’ın yaptığı bu çalışma sayesinde sanat tarihine yeniden kazandırıldı; aksi takdirde sanat tarihinden silinip gidebilirdi. Üstelik bu tek örnek de değil. Sanat tarihinden silinmek üzere olan sayısız kişi, kurum, sergi ve etkinlik olduğunu biliyoruz. Bunun farkındayız ve bu anlamda yapılması gereken pek çok iş var.

4 Salt’ın yayınlarından bir seçki<br />
Fotoğraf: Mustafa Hazneci
Salt’ın yayınlarından bir seçki
Fotoğraf: Mustafa Hazneci


İsmail Saray projesi 2012’de başladı. 2014’te sergisi açıldı ve arşivi erişime sunuldu. Duygu Demir’le birlikte editörlüğünü üstlendiğimiz kitap ise 2018’de yayımlandı. Tabii ki o dört yıl boyunca yalnızca kitaba çalışmadık; oldukça yoğun bir süreçten geçtik. Sergi hazırlığı başlı başına yoğun bir emek gerektiriyordu. Sergi tamamlandıktan sonra ise biraz nefes almaya, her şeyi yeniden gözden geçirmeye ihtiyacımız vardı. Nitekim kitabı hazırlarken bile sanatçıyla birlikte iş adlarının ve tarihlerinin peşinden gitmeye devam ediyorduk. Çünkü sanatçılar da her zaman her şeyi doğru hatırlamayabiliyor. Bunun bir örneğini 2021’de, kitap yayımlandıktan üç sene sonra kaleme aldığım Salt Blog yazısında “tamamlanamazlık” meselesi üzerinden aktardım. Bazen mesafe almak, kuşbakışı bakmak da iyi olabiliyor.

Mesela Moni üzerine yürüttüğümüz araştırma sırasında da “Moni kimdir?” sorusuyla sık sık karşılaşıyorduk. Moni, Ankara çıkışlı bir performans sanatçısı; 1992’de New York’a taşındıktan sonra sanat pratiğine ara veriyor. Bu tür kitap projelerinde hem sanatçının pratiğini anlatmak hem de karşılaştırmalı okumaların önünü açmak önemli. Çünkü mesele yalnızca Moni’nin Türkiye’de ne yaptığı değil; aynı dönemde dünyanın farklı yerlerinde neler olduğuna bakmak ve onu sanat tarihi içinde konumlandırmak kritik. Moni kitabında da bunu yapmaya çalıştık. Manchester’dan bir yazar, Allan Kaprow ve Carolee Schneemann’la kurduğu bağlantılar üzerinden Moni’nin pratiğini ele alırken Hırvatistan’dan bir başka yazar, Group of Six Artists’in sokaktaki sergi eylemleri ve Tomislav Gotovac’ın performanslarıyla kurduğu kesişimleri aktardı. Böylece, farklı coğrafyalar arasında karşılaştırmalı okumalar yapma olanağı sunan; bir sanatçının pratiğini incelerken döneme ve performans sanatına da ışık tutan bir kaynak ortaya çıktı.

Söz konusu projelerin her birinin yöntemi farklı. Kimisinde önce sergi yapıldı, ardından arşiv erişime açıldı ve yayın hazırlandı. Kimisi ise bambaşka süreçlerden geçti. İpek Duben önce sergisi açılan, daha sonra arşivi ile kitabı eş zamanlı hazırlanan sanatçılardandı. Şu anda üzerinde çalıştığımız ve yakın zamanda yayımlamayı planladığımız bir diğer kitap ise Nur Koçak üzerine. O da 2019’da sergisini ve ardından arşivini açtığımız, hakkında kapsamlı bir yayın bulunmayan önemli sanatçılardan biri. Tüm bu çalışmalar birbirine eklemlenerek gelişmeye devam ediyor.

5 Salt’ın e-yayınlarından bir seçki
Salt’ın e-yayınlarından bir seçki


EY: Salt e-yayıncılığa nispeten erken bir tarihte, 2013’te başlıyor. Buna ilişkin duyuruda kurumun “uzun vadede ‘kâğıt devri sonrası’ bir kuruma dönüşmeyi” amaçladığı belirtilmiş. “Kâğıt devri sonrası” derken kastedilen, sergiler için basılıp kolayca ıskartaya çıkarılan davetiye, broşür gibi kısa ömürlü malzemeler için kâğıt israfı yapılmaması. E-yayının her yerden erişilebilir olması ve bütçenin tamamen içeriğe ayrılabilmesi gibi avantajları var. Basılı kitabın ise kütüphane koleksiyonlarını vesaire düşündüğümüzde farklı bir dolaşım ağı olabiliyor. Öte yandan ikisi arasında içeriğin niteliği bakımından ayrım yapılmıyor. Bu süreçler ve format kararı nasıl gelişiyor?

SR:
Salt’ın kuruluşundan itibaren aldığı kararlardan biri, hiçbir zaman davetiye ya da broşür gibi kolayca çöpe atılan basılı malzemeler üretmemekti. Bugünden baktığımda bunun nedenini daha iyi anlayabiliyorum, zira bu tür malzemeler çoğu zaman buruşturulup bir köşeye atılıyor ya da unutuluyor. Oysa bunların her birinin ardında ciddi emek var. Bu nedenle günümüzün dijital olanaklarından yararlanıp farklı yöntemler tercih etmek daha anlamlı olabiliyor. Salt da en başından itibaren bu yaklaşımı benimsedi.

Salt’ın tüm e-yayınlarına saltonline.org üzerinden PDF ve EPUB formatlarında erişilebiliyor. Basılı yayın tercihi bütçeye ve mevcut koşullara bağlı. Kitap, formatı ne olursa olsun, büyük bir emek ve özveri gerektiriyor; diğer taraftan baskı süreci aynı zamanda büyük bir bütçe demek. E-yayında ise süreçler daha pratik işliyor. Salt’ta hâlihazırda mevcut bir tasarım şablonu var. Elbette o şablonun olanakları daha kısıtlı ama pratik. Tasarım ve baskı sürecinin olmaması hem yayını daha kısa sürede kamu erişimine sunma hem de hata varsa güncelleyebilme rahatlığı veriyor.

EY: Biraz da Platform’un kütüphanesi ile Platform’dan Salt’a evrilen süreci konuşalım. Aklımda kalan örneklerden biri: 2006’da Platform, kâr amacı gütmeyen iki kuruluştan biri olarak Frieze Art Fair’e davet alıyor ve bu daveti kütüphaneye yayın katarak değerlendirme fikri ortaya çıkıyor. Fuar süresince Platform’a 1.000’in üzerinde yayın bağışlanıyor ve bu bir anlamda Salt Araştırma’daki sanat odaklı yayın koleksiyonunun da çekirdeğini oluşturuyor. Bu süreçte yayın koleksiyonunun nasıl geliştiğinden bahsedebilir misin?

SR:
Nerden Geldik Buraya‘da anlattığımız süreçler, aslında Salt Araştırma’daki sanat odaklı yayın koleksiyonunun nasıl oluştuğunu kronolojik olarak ortaya koyuyor. Bunun ilk adımı, kurucu direktörümüz Vasıf Kortun’un kişisel kütüphanesini bağışlaması, yaptığı seyahatlerde getirdiği kitaplar ve iletişim kurduğu kişi veya kurumlardan bağış talep ettiği yayınlar ile atılıyor. Ardından, 2006’da Platform’un kâr amacı gütmeyen bir kurum olarak katıldığı Frieze Art Fair yayın toplamak için önemli bir fırsata dönüşüyor. Kurum yaklaşık 1.200 kitabı koleksiyonuna katıyor. Hâlen dirsek temasında olduğumuz Robinson Crusoe 389 Kitabevi ise bu yayınları Londra’dan İstanbul’a hiçbir ücret talep etmeden getiriyor. Bence bu örnek, kitabevi ile kültür kurumu arasındaki dayanışmanın ne kadar kıymetli olduğunu da gösteriyor.

6 <i>Açık Kütüphane</i> sergisinden görünüm, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, 2007<br />
Fotoğraf: Iwan Baan
Açık Kütüphane sergisinden görünüm, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, 2007
Fotoğraf: Iwan Baan


2007’de Platform’da sunulan Açık Kütüphane de yine kilometre taşlarından biri. Program boyunca kurumun kütüphane ve arşivi sergi mekânına, sokak seviyesine taşınmış; güvenlik görevlisinin olmadığı, herkesin girip çıkabildiği, konuşmalar ve gösterimlerle sürekli dönüşen canlı bir mekân oluşmuştu. Aslında Açık Kütüphane, bugünkü Salt Araştırma’nın bir fragmanı gibi. Salt Araştırma açık bir mekân; örneğin burada etkinlik yapıp konuşabiliyoruz. 2010’da New York’taki Artist Space’de açılan The Columns Held Us Up [Sütunlar Bize Güç Verdi] sergisi ise koleksiyonun oluşumunda önemli olan bir başka projeydi. Platform’un misafir sanatçılarından Céline Condorelli, yaptığı enstalasyonu kitap bağışı toplamaya yönelik bir noktaya dönüştürmüştü. Kısacası, hem yayın koleksiyonu hem de Salt Araştırma’nın işleyiş biçimi bir bakıma o dönemde atılan adımlarla şekillendi.

Bir yandan şunu da hatırlatmak isterim: Bugün Salt Araştırma, sanatın yanı sıra mimarlık, tasarım, sosyal ve ekonomik tarih alanlarında da kapsamlı bir koleksiyona sahip. Zaten Salt Araştırma’nın çekirdeği de Platform, Garanti Galeri ile Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin kütüphanelerinin bir araya gelmesiyle oluştu.

7 Salt Araştırma Ferit F. Şahenk Salonu, 2017<br />
Fotoğraf: Gamze Cebeci
Salt Araştırma Ferit F. Şahenk Salonu, 2017
Fotoğraf: Gamze Cebeci


EY: Nerden Geldik Buraya‘da şöyle diyorsun: “[…] ‘yeni bir kurum’ meselesi bence o dönemde ben dâhil çoğunluğun algılamakta ve ayak uydurmakta zorlandığı bir husustu. Öte yandan bunun bir parçası olmak hepimiz için çok heyecanlı ve öğreticiydi. Bunun sıklıkla yaşanabilecek bir tecrübe olmadığını o dönem de idrak ettiğimi söyleyebilirim. Garanti Han bir laboratuvar gibi işliyordu. Her gün bir okuma, tartışma, sorgulama hâli… Ekip de bunun bir parçasıydı. Kütüphaneye eklenen yayınların odağında kurumlar vardı.”2 Salt Araştırma’nın kuruluş süreci ve yayın koleksiyonunun kurumun ilgi alanlarına paralel olarak gelişmesine dair başka neler paylaşmak istersin?

SR:
“Yeni bir kurum” meselesi ve bunun bir parçası olmak hepimiz için çok heyecan vericiydi. Araştırma odağımız da kurumlar ve kurumları oluşturan ögeler üzerineydi. O dönem edindiğimiz The Art Museum from Boullée to Bilbao (2008), A Manual for the 21st Century Art Institution (2009) ilk aklıma gelen yayınlar arasında.

Sorunu, Salt’taki Araştırma ve Programlar yapısına değinerek açmak isterim. Araştırma ve Programlar ekibi, kurumun içerik üretiminden sorumlu. Bir sergi, program ya da arşiv için yürütülen araştırma sırasında başvurulan kaynakların Salt Araştırma’ya kazandırılması işleyişin bir parçası. Bunun yaşadığımız coğrafyayla ilişkili olarak Salt’ta nasıl farklılaştığına da değinmek önemli. Bugün Tate, Whitney Museum of American Art ya da MoMA gibi kurumlara baktığımızda kütüphanelerin önceliği, kamuya açık olsalar da, küratöryel ekiplerin ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Çünkü hâlihazırda var olan kent kütüphaneleri kamunun ihtiyacını büyük oranda karşılar. Salt’ta ise öncelik kamunun erişimini ve kullanımını desteklemek. Bununla birlikte ekip de yürüttüğü araştırmalar aracılığıyla koleksiyonun gelişimine katkıda bulunmakla sorumlu.

Yayın koleksiyonunu geliştirirken her zaman şuna dikkat ediyoruz: Sadece belli bir coğrafyaya odaklanmamak, Batı merkezli bir seçki oluşturmamak ve yalnızca bilinen yayınevlerini ya da yeni çıkan kitapları takip etmemek. Asıl amacımız, referans niteliğindeki kaynakların izini sürmek; hem kurumdaki araştırmaları ve programları besleyen hem de göz ardı edilen coğrafyalara, konulara yer veren kapsayıcı bir koleksiyon oluşturmak. Koleksiyon politikası, Araştırma ve Programlar ekibinin yanı sıra Salt’la iş birliği yapan bileşenlerin, dirsek temasında olduğumuz araştırmacıların ve kullanıcıların önerileriyle şekilleniyor. Dolayısıyla koleksiyon, kurumun temas ettiği kişi ve kurumların katkısıyla sürekli gelişiyor. Bugün Salt Araştırma, kurumun odaklandığı disiplinler odağında her yerde kolaylıkla erişilebilecek yayınları değil, alanı için temel başvuru kaynağı niteliği taşıyan yayınları bir araya getirmeye özen gösteriyor. Nihai amaç ise bu kaynakları kamunun erişimine açarak araştırmacıların kullanımına sunmak.

EY: Aslında değindin ama detaylandırmak adına yine kitaba dönerek şunu sormak istiyorum: Salt’ın esas odağı Doğu Akdeniz ve Doğu Avrupa, ama kütüphanede Güney Amerika’dan Afrika ve Asya’ya uzanan geniş bir koleksiyon var. Bu bağlamda “kanonun dışına çıkmak” meselesini biraz açabilir misin?

SR:
Bunun ne demek olduğunu şu anda daha net idrak edebiliyorum. Özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Doğu Avrupa’da bireysel arşivleme çalışmalarının hız kazanması ve yerel tarihleri görünür kılmaya yönelik girişimlerin çoğalmasıyla birlikte, sanat tarihinin kanonu dışında kalan coğrafyalar kendi hikâyelerine yoğunlaşmaya başladı. Bilinmeyeni veya göz ardı edileni açığa çıkarmaya yönelik çabalar kadar, kendi coğrafyalarındaki kaynakları korumak ve bunların ticari kurumlara dağılmasını engellemek için verdikleri mücadele de bu dönüşümün önemli bir parçası.

Bugün Doğu Akdeniz’de, Güney Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da genç kuşak araştırmacılar, daha önce görünür olmayan tarihleri ortaya koyan nitelikli yayınlar üretiyor. Bu yayınlar da doğrudan Salt Araştırma’da geliştirdiğimiz koleksiyonları besliyor. Bu nedenle odağımızı belirli bir coğrafyayla sınırlamak yerine, dünyanın farklı bölgelerinde nelerin araştırıldığını, ne tür yayınların üretildiğini takip etmeye yönelttik. Koleksiyon politikamızı da bu doğrultuda şekillendiriyoruz. Bir diğer önemli nokta ise arşiv ile kütüphanenin birbirini tamamlayan yapısı. Arşiv, Osmanlı’nın son dönemi ile Türkiye’de kent, mimarlık ve sanat alanlarına odaklandığından Doğu Akdeniz ekseninde gelişirken, kütüphane çok daha geniş bir coğrafyayı kapsıyor. Böylece arşiv ve kütüphane bütünlüğü kullanıcılar için birbirini besleyen, kapsamlı bir araştırma altyapısı sunuyor.

- - -


Sezin Romi, Salt’ın Kütüphane ve Arşiv Yöneticisi’dir. Salt Araştırma’daki kütüphane çalışmalarının yanı sıra sanat arşivlerinin erişime açılması için gerekli süreçleri yürütmektedir. Çalışmaları, arşivcilik ve kütüphanecilik pratiklerinin bilgi üretimi, tarihyazımı ve araştırma yöntemleriyle ilişkisine odaklanır. İlgi alanları, 1950 sonrası Türkiye sanat tarihi üzerine arşiv ve araştırma projeleri ile kitap koleksiyonlarının geliştirilmesini kapsar.

Ezgi Yurteri, lisansını Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde, görsel sanatlar alanındaki yüksek lisansını Milano’daki Nuova Accademia di Belle Arti’de tamamladı. 2019–2021 yıllarında parçası olduğu sub inisiyatifinin faaliyetlerine katkıda bulundu; çeşitli kültür kurumları ve yayınevleriyle çalıştı. 2022’den bu yana Salt’ta Editör olarak görev yapmakta; L’Internationale Online’ın yayın kurulunda yer almaktadır.
  • 1.
    Nerden Geldik Buraya: Vasıf Kortun'u Okumak, ed. Sezin Romi, İstanbul: Salt ve Robinson Crusoe 389, 2026, s. 225.
  • 2.
    A.g.e, s. 77.
PAYLAŞ