Resim Penceredir, Pencere Resimdir

Abby Weed Grey

21 Ağustos 2026

Awg Gorsel 1 Abby Weed Grey, Grey Foundation küratörü Tom Waite ile birlikte, Minnesota’nın St. Paul kentinde düzenlenen <i>One World Through Art</i> [Sanat Yoluyla Tek Dünya] sergisi için katalog hazırlığı yaparken, 1972 Abby Weed Grey Papers, University Archives, New York University
Abby Weed Grey, Grey Foundation küratörü Tom Waite ile birlikte, Minnesota’nın St. Paul kentinde düzenlenen One World Through Art [Sanat Yoluyla Tek Dünya] sergisi için katalog hazırlığı yaparken, 1972 Abby Weed Grey Papers, University Archives, New York University
Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları sergisi kapsamında yayımlanan bu yazı, sanat hamisi ve New York University bünyesindeki Grey Art Museum’un kurucusu Abby Weed Grey’in, 1960’tan 1970’lerin başına kadar Güney ve Batı Asya’ya yaptığı seyahatlerde kaleme aldığı günlüklerini bir araya getiren The Picture is the Window, the Window is the Picture (New York University Press, 1983) adlı kitaptan Türkiye’ye ilişkin seçili bölümleri sunar.

Ankara, Türkiye
14 Haziran 1961


Bugün Atina’dan Ankara’ya doğru yola çıktım. Yanımda küçük MAP1 (büyük MAP’ın doğrudan Tahran’a gideceğini umuyordum), satın aldığım sanat eserleri, ciltli bir Yunan halk müziği kitabı (başka bir seyahatte de bir Yunan flütü almak istemiştim—ki aldım da) ve (iki yıl sonra şiirleriyle Nobel Ödülü alacak olan) Yorgo Seferis’in şiirlerinin İngilizce çevirisinin ilk baskısı vardı. Geri dönene kadar bana ilham verecek güzel hatıralar ve anılar.

Saat 22.00’de Ankara Havalimanı’na inmeden önce, Anadolu’nun geniş düzlüğüne yayılmış şehrin üzerinden geçtik. Şehir, yukarıdan bakıldığında kendine özgü bir güzelliğe sahip: Eski kesimlerinde pembe sokak lambaları ışık saçan çiçekler gibi parıldarken, yeni bulvarlarda soğuk kristal şeritler hâlindeki ışıklar göze çarpıyor.

Görünüşe göre gecikeceğimizi izah eden mektuplar Ankara’ya ulaşmamış; bu karışıklık yüzünden kültür ataşesi Earl Balch’ın bizim için verdiği resepsiyona katılamadık. Gece yarısı yaklaşırken havaalanından arabayla getirildiğimiz şık evinde oturmuş; tek tek el yazısıyla hazırlanmış davetiyelerle seksen beş sanatçı ve eleştirmenin geldiği, ama onur konuklarının ortada olmadığı hüzünlü bir hikâye dinliyoruz! Ne fiyasko ama!

[…]

Ankara’daki ilk günümüzün akşamüstünde Türk-Amerikan Derneği, küçük MAP portfolyosunu gösterebileceğim sanatçı ve eleştirmenlerle bir buluşma düzenledi. Hem ev sahibi hem de tercüman olarak görev yapan alımlı bir genç kadın sayesinde, her bir eseri şövaleye yerleştirip sanatçısı hakkında birkaç söz söyleyebildim. Resimler elden ele dolaştırıldı ve davetliler arasında büyük ilgi ve coşku uyandırdı. Konuklar bir yandan kendi aralarında hararetle konuşurken, bir yandan da bana sorular yönelttiler. Soruların çoğu teknik konularla ilgiliydi ve bunları yanıtlayacak donanıma sahip değildim; “Amerika’daki en önemli müze hangisi?” veya “En önemli resim üslubu nedir?” gibi sorulara da basit bir cevap veremedim. Tercümanın “Sizi kim gönderdi?” şeklinde aktardığı soruya ise yaşadığım şehirdeki müze müdürünün onayı olsa da kimse tarafından gönderilmediğimi, masrafları kendim karşılayıp kendi başıma hareket ettiğimi söylemekle yetindim. Dinleyicilerim bu bilgiyi anlamlandırmakta zorlanıyor gibiydi. Geriye dönüp bakınca, beni St. Paul’dan Ankara’ya küçük bir Minnesota sanat koleksiyonunu tanıtmak için getiren tüm koşulları açıklamak gerçekten de zordu.

Resepsiyon sona ererken birkaç sanatçı beni atölyelerine davet etti, ancak henüz tanışmadığım ve çalışmalarını özellikle görmek istediğim biri daha vardı. Adı Cemil Eren’di. Uçakta okuduğum bir Fransız dergisinde Türkiye’nin en iyi ve özgün sanatçılarından biri olarak tanıtılmıştı.

Ankara, Türkiye
16–17 Haziran 1961


Bir rehber-tercüman eşliğinde atölyeye doğru yola çıktık ve orada bizi, o zamanlar otuz üç yaşında olan ince yapılı genç bir adam karşıladı. Hiç vakit kaybetmeden bize yapıtlarını göstermeye başladı: Önce deniz kabuklarından yapılmış bir kolaj, ardından kırmızı toprak zemin üzerine iğneler ve küçük teneke dikdörtgenlerden oluşan yaklaşık 30 santimetre karelik bir düzenleme, son olarak da en yeni resimleri—beyaz zemin üzerine soluk yeşil ve mavi tonların hafif fırça darbeleriyle işlendiği soyut kompozisyonlar.

İkincisini satın aldım. (Cemil, kadın olduğum için Pins and Needles‘ı [sic.] seçtiğimi söyledi.) Tabloyu otele getirdiğinde, yanında çalışmalarını görmemi istediği sanatçı arkadaşı Adnan Turani de vardı. Turani’nin atölyesi çok uzak olduğu için bazı işlerini Cemil’in atölyesine getirmiş. Muhtemelen döküntü bir atölyesi olduğunu düşündüm, üstü başı da hırpaniydi. Hep birlikte Turani’nin soyut guajlarını görmeye gittik; bunlardan birini 50 dolara satın aldım. Ayrıca Turani bana Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki derslerde kullanılmak üzere yazdığı bir ders kitabını gösterdi. Dizininde Braque ve Rothko’nun yanı sıra Apollinaire ile Verlaine’in, Freud ile Einstein’ın yer alması bana ilginç geldi.

Tercümanımız aracılığıyla Turani’ye bir tuvale başlamadan önce zihninde tamamlanmış bir tasavvur olup olmadığını sordum. “Hayır,” diye cevapladı, “çalıştıkça şekilleniyor.”

Cemil, Amerika’da Türkiye sanatını sergilemenin bir yolunu bulup bulamayacağımı öğrenmek istedi. Sorusuna doğrudan yanıt vermek yerine, kendisine herhangi bir sanat kuruluşuna üye olup olmadığını sordum. Cevabı hayırdı. Ancak tam o anda kendime şunu sormaya başladım: Madem Ankara’da Amerika sanatını tanıtıyordum, neden Amerika’da Türkiye sanatını sergileyemeyeyim? Beş yıl sonra St. Paul’a getirdiğim Turkish Art Today [Günümüz Türk Sanatı] sergisi, 1967–1970 yıllarında Western Association of Art Museums tarafından 12 eyalette sergilendi. Cemil Eren ve Adnan Turani de sergide yer alan sanatçılar arasındaydı.

Türkiye’deki son akşamüstümüzü Galeri Milar’da geçirdik. Gravür ve tabloların arasında sergilenen eski nakışlar, modern batikler, mozaikler ve seramik kolyeleriyle şimdiye kadar gördüklerimiz arasında açık ara en güzel mekândı. Galeri sahibi ve eşi son derece nazikti; eski bir nakış işinin güzelliğine hayranlığımı dile getirince, Bay Milar onu hemen vitrinden çıkardı ve hediye olarak almam için ısrar etti. Tüm itirazlarıma rağmen onu zarif bir kâğıda sardı; üzerine altın baskılı bir mühür yapıştırıp âdeta bir mücevheri andıran paketi altın rengi bir kurdeleyle bağladı.

Bu beklenmedik jestin karşılığında, önemli bir şey satın almam gerektiğine karar verdim. Dört panelli paravan nakliye sorunu yaratacağından, iki serigrafi seçtim. Sanatçısı Bedri Rahmi Eyüboğlu‘nun o dönem Rockefeller bursuyla ABD’de bulunduğunu öğrendim. Sonraları, atölyesini bulup kendisini ziyaret edebilmek için İstanbul’a üç kez gitmem gerekecekti.

Yine bir tercüman eşliğinde, bana ulaşmak için sürekli telefon eden sanatçı Abidin Elderoğlu‘nun atölyesine alelacele bir ziyaret yaptık. Evine yaklaştığımızda, onu pencerede, âdeta teatral bir pozla şövalesinin önünde dururken bulduk. Tuvallerin özenle istiflendiği bir odaya girdik. Tüm vaktini resme ayırabilmek için yakın zamanda İzmir’de bir kız okulundaki öğretmenlik görevinden emekli olduğunu anlattı. Amerika’ya gidebilseydi durmadan resim yapabileceğini söyleyerek iç geçirdi. Yeter ki birileri seyahat masraflarını karşılasın… Kendi imkânlarıyla gidebilecek durumu yoktu. Bu sızlanışları sonlandırmak için, oldukça stilize bir tuvali gösterip dans eden bir figürü mü betimlediğini sordum. “Evet,” diye cevapladı, “ağaç da dans ediyor.” Sonra utangaçça başını öne eğip “Sadece eğleniyorum” dedi. Seçtiğim iki sulu boya resmi bana neredeyse bedavaya verdi. Yanında da ısrarla hediye olduğunu söylediği küçük bir hat çalışması; arkasında “dostuma” yazılı. Kendimi onurlandırılmış hissettim.

Son olarak, eski bakırcılar çarşısındaki bir dükkândan uzun bir ney satın aldık. Havaalanında bagajlarımız tartıldığında, ağırlık sınırını on kilo aştığımız ortaya çıktı.

[…]

St. Paul, Minnesota
Yaz 1963


Daha kapsamlı bir proje başlatma kararı beni New York’taki American Federation of Arts’ın direktörü Harris Prior’a götürdü. Amerika’dan güncel kâğıt işlerinin Üçüncü Dünya ülkelerinde düzenlenecek gezici bir sergide sunulması ve bu sergiyi Grey Foundation’ın finanse etmesi fikrini ona sunduğumda, büyük bir heyecanla iş birliği teklifinde bulundu. Elbette bu, sıradan bir MAP projesi değildi. Daha sonra Communication Through Art [Sanat Yoluyla İletişim] olarak anılacak bu girişim, muazzam miktarda zaman, uzmanlık, yetenek gerektirdiği gibi hayal kırıklığı ve hüsranı da içeriyordu. Ulaşmayı umduğum şeyin değerine inanan insanların özverili çabaları olmasaydı, asla bu denli başarılı olamazdı.

Harris Prior’ın çalışmaları, Asya ve Afrika’daki ABD büyükelçiliklerine proje hakkındaki görüşlerini almak ve iş birliği talebinde bulunmak amacıyla gönderdiği mektuplarla başladı. Yanıtların gelmesi neredeyse bir yıl sürdü ve hepsi olumluydu.

Sergilenecek yapıtlar şu şekilde bir araya getirildi: Prior, coğrafi olarak birbirine uzak mesafede üç müze—California’daki Oakland Museum, University of Illinois’a bağlı Krannert Gallery ile New York’un kuzeyindeki Rochester Museum—seçti ve her birinden yirmişer eser sağlandı. Seçilen eserlerin kırkı, Ben and Abby Grey Foundation tarafından satın alındı. Krannert Gallery’den gelen eserler ise University of Illinois tarafından satın alınmış olduklarından, uzun süreli ödünç alınarak sergiye dâhil edildi; daha sonra üniversitenin kalıcı koleksiyonuna geri döndüler.

Ayrıca müze yöneticilerinin seçtikleri işlerin yanına kendilerinin, müzelerinin ve sergideki sanatçıların fotoğrafları ile kısa özgeçmişlerinin eklenmesiyle projenin etkinliğinin artırılacağına karar verildi. Metin panellerinde çevirilere de yer ayrıldı. Kültür ataşelerine olabildiğince yararlı materyal sağlamak istediğimizden, üç sergi paketinin her birine daktiloya çekilmiş ders notlarının yanı sıra projeksiyon makinesi ve slaytlar dâhil edildi. Whitney Museum’un direktörü Lloyd Goodrich, Amerikan sanatının kısa bir tarihini; o dönemde Brooklyn Museum’un baskı küratörü olan Una Johnson ise Amerikan baskı sanatının tarihini ele aldı. Elbette bu metinler, ev sahibi ülkede konuya meraklı bir uzman tarafından sunulmak üzere ilgili dile çevrilecekti.

En kapsamlı ilave—ve bir bakıma en ustaca tasarlanmış olanı—Guggenheim Museum’un direktörü H. Harvard Arnason tarafından seçilen üç sandık dolusu sanat kitabından oluşuyordu. Sandıklar, kapakları söküldüğünde kitaplığa dönüşecek şekilde tasarlanmıştı.

Proje, her biri yirmi sanat eserinden ve bunlara ilişkin materyallerden oluşan üç grubun bağımsız birer sergi olarak dolaşacağı şekilde kurgulandı. Açılışlar 1964 yılının başlarında dört haftalık bir süre içinde İstanbul, Tahran ve Lahor’da yapılacaktı; böylece hepsine katılabilecektim.

[…]

Harris Prior’ın seçkisi Türkiye’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde sunuldu. Açılış akşam saatlerinde yapıldı ve resimler giriş holünde, Boğaz’a bakan salonun iki yanındaki mermer duvarlara yerleştirilmiş panellerde sergilendi. Devasa bir pencereden görülen balıkçı tekneleri, vapurlar, gemiler ve suya yansıyan ışıkların yarattığı manzara muhteşemdi. O ortamda resimlerle ilgilenirseniz, büyük bir iyilik yapmış olurdunuz!

[…]

İstanbul, Türkiye
6 Ocak 1964


İstanbul’a vardığımızda, İran’dakine benzer bir Türkiye sergisi düzenleyebilmek için yeterince yeni eser toplamaya karar vermiştim. Türkiye’ye 1961’de yaptığım ziyarette, Ankara’daki Galeri Milar’dan, o sırada Rockefeller bursuyla ABD’de bulunan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun iki serigrafisini satın almıştım. Bu sefer atölyesine gitmeye kararlıydım, özellikle de meslektaşlarından biri orayı “Türkiye’nin en iyisi” olarak tanımladığı için. Bu ziyaret, benim için yeni bir yaşam ve çalışma biçimine yakından tanıklık ettiğim unutulmaz bir deneyim oldu.

Ruth Dundas bu ziyarette bana eşlik etti. Vapurla Boğaz’ı geçtik ve taksiyle varış noktamıza ulaştık: Taş, deniz kabuğu ve cam parçalarıyla dolu bir avlu; etrafta da bir yığın hurda. Cam kapıyı ve mekânın ortasında asılı duran kilimi geçince, kendimizi aynı ölçüde dağınık bir iç mekânda bulduk. Sanatçının eşi ve kendisi de bir sanatçı olan Eren Eyüboğlu şık görünmek için pek çaba sarf etmemiş gibiydi. Ev sahibimiz, işlerinde kullandığı kum, çakıl ve boyaların yol açtığı ağrılı bir rahatsızlık nedeniyle el sıkışamıyordu.

Büyük bir portfolyoyu açarken artık formla ilgilenmediğini söyledi ve sadece “Renk! Renk! Renk!” dedi. Büyülenmiş miydim bilmiyorum, ama sonunda onun iki eseriyle eşinin bir eserini satın aldım; üstelik aklım başımda olsa kabul etmeyeceğim kadar yüksek fiyatlara. Ben Ruth’la birlikte portfolyoyu incelerken, Eren hizmetçiye yerleri silmede yardımcı olabilmek için ayağına birkaç bez parçası bağladı. Ancak seçtiğim resme paspartu kesmek için işini yarıda bıraktı ve büyük bir ustalıkla işe koyuldu; çelik T cetveli boyunca kayan bıçağını hiçbir şey durduramazdı.

Eyüboğlu ailesiyle o ilk karşılaşmayı, sanki bir filmde izlemişçesine canlı hatırlıyorum: Yukarı doğru uzanan açık merdivenleriyle şato kulesini andıran bir atölye ve kimisi eski yorganlarımız gibi el dokuması olan kilimlerle örtülü yataklar. Her amaca uygun bir oturma odası gibi görünen odada, ocaktaki tencereden yükselen haşlanmış lahana kokusu. Her şey vahşi, iptidai ve düzensiz görünüyordu. Parmak uçlarına kadar yaratıcı olan bu insanlar ve bu ortam, belki de bana “fazlasıyla Türk” gelmişti. O sırada, İstanbul’un Asya yakasında yaşamalarıyla Avrupalılıktan uzak yaşam tarzları arasında bir bağlantı olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum.

Ankara, Türkiye
9–12 Ocak 1964


Cemil Eren, onunla tanışıp metal kolajını satın almamın üzerinden geçen üç yılda daha zayıf ve kırılgan hâle gelmişti. Hâlâ aynı tarzda çalışıyor; açık renkli bir zemin üzerine sulu boya katmanları oluşturup pigmenti katmanlar hâlinde uyguluyor, ancak her seferinde zarif bir etki yaratıyordu. Bu ziyaretimde, yaklaşan sergi için bir sulu boyanın yanı sıra iki eser daha satın aldım: Vision adlı büyük, canlı bir yağlı boya ile beyaz ve açık sarı renkli küçük bir “gelin”. (Cemil bu işinin bir sanatçı arkadaşını gözyaşlarına boğduğunu anlattı.)

Penceredeki Yaşlı Ressam… Abidin Elderoğlu’nu ilk gördüğümde aklımda kalan görüntü buydu. Aradan geçen zamanda enerjisi azalmıştı (63 yaşındaydı; on yıl sonra, 1974’te vefat etti). Ama utangaç gülümsemesi ve zarif tavrı hiç değişmemişti. Eserlerini, onları satmaya yönelik hiçbir çabada bulunmadan gösterdi. Yağlı boya resimleri koyu renkliydi ve kaligrafik desenlerle bezenmişti; kâğıt üzerine yaptıkları ise çocuksu bir mizah taşıyordu. Yaprakları savururmuşçasına, Ruth’a ve bana bu çalışmalardan birer tane hediye etti. Ek olarak iki eser satın aldım: Birini sergi için, diğerini de bir arkadaşıma hediye etmek üzere.

USIS’in2 bizim için düzenlediği Ankara sergisinde, eserlerini daha önce görmediğim birkaç sanatçıyla tanıştım; aralarında Nevzat Akoral da vardı. Siyah-beyaz ağaç baskıları o kadar etkileyiciydi ki koleksiyonuma birkaçını eklemeye karar verdim. 1961’de Cemil’in atölyesinde soyut guajlarını gördüğüm ve Cemil’in bana Amerika’da Türkiye sanatını sergilemenin bir yolunu bulup bulamayacağımı sorduğu sırada orada bulunan ressam Adnan Turani’yle yeniden bağlantı kurabilmeyi umuyordum. İlk kez gittiğim atölyesinde beni eşi karşıladı. Kendisinin İzmir’de olduğunu duyunca hayal kırıklığına uğradım, ama son dönem resimlerinin büyük bir bölümünün yeni sergisi için İsrail’e gönderildiğini öğrenmek beni sevindirdi; bu Türkiye’den bir sanatçının orada açacağı ilk kişisel sergiydi. Onu koleksiyonuma mutlaka dâhil etmek istediğimden, Japonya’da bir grafik sergisi için seçilmiş olan La Guerre adlı litografisini satın aldım.

Türkiye’den ayrıldığımda, niteliği ve çeşitliliğiyle temsil gücü yüksek bir sergiye dönüşebilecek bir koleksiyonun temellerini atmıştım. 1966’da St. Paul’da açılan ve ertesi yıl Western Association of Art Museums’un himayesinde gezici sergiye dönüşen Turkish Art Today, 25 sanatçının 49 eserinden oluşuyordu. Amerika halkı ilk kez, Türkiye’den sanatçıların geleneksel minyatür, çini ve kilimlerinden farklı üretimleriyle tanıştı.

[…]

İstanbul, Türkiye
24–30 Kasım 1965


İstanbul’da geçirdiğimiz hafta boyunca eski tanıdıklarla yeniden bir araya geldik, yeni dostluklar kurduk. Ziyaretimin amacı, ertesi yıl ABD’de gerçekleştirmeyi umduğum modern Türkiye sanatı sergisi için yeni yapıtlar edinmekti.

Aliye Berger, cereyanlı ve soğuk, karanlık koridorları olan, yangın riski yüksek, eski bir ahşap evde yaşıyordu. O sıralar altmışlı yaşlarının başında olan bu muhteşem kadın bizi oldukça dağınık bir dairede ağırladı. Oturma odasındaki sedef kakmalı büyük koltukta, ayna parçalarıyla süslenmiş, altın ve gümüş işlemeli büyük bir yastık vardı. Duvarın önüne özenle istiflenmiş tuvaller dışında her şey eski ve dağınıktı. Kendisi olağanüstü bir sanatçı olmasına rağmen, endişe verici bir manzara söz konusuydu. Ağarmış saçları dağınık, gözleri sürmeliydi; hâlâ güzelliğini koruyan cildini o kadar yoğun pudralamıştı ki beyaz balıkçı yaka kazağının boğaz kısmı ten rengine bürünmüştü.

Awg Gorsel 2 Edh0048002 Aliye Berger, Moda (İstanbul), 1965<br />
Salt Araştırma, Eliza Day Arşivi<br />
Aliye Berger, Moda (İstanbul), 1965
Salt Araştırma, Eliza Day Arşivi

Hasta olduğunu söyledi ve kendine bir konyak doldurup bize de ikram etti. Biz kahveyi tercih edince bizi mutfağına davet etti. Tavandan damlayan suyu toplamak için konulmuş bir kovanın üzerinden atlayarak onu takip ettim. Çatı kiremitlerinin kırıldığını ve ev sahibinin onları onarmayı reddettiğini anlattı. “Beni evden çıkarmak istiyor!” Keskin bir tonla kanatlı pencereyi işaret ederek, “Etkileyici bir manzara, değil mi?” dedi. Pencereden, tek bir ağaç ile yağmurun altında bırakılmış iki arabadan ibaret kasvetli bir avlu görünüyordu.

Yarı açık çekmecelerden tüylü otrişlerin sarktığı yatak odasına şöyle bir göz attık. Odada çini bir soba vardı; kuşkusuz kapılar kapalıyken peluş kedisiyle birlikte yastıkların arasında sıcacık ve rahat bir şekilde uyuyabiliyordu.

Arkadaşı ve komşusu, ünlü sanatçı Bedri Rahmi Eyüboğlu geldi ve onu büyük bir içtenlikle iki yanağından öptü. Islak, siyah bukleli saçları vardı. Aliye’den ayrıldığımızda avlunun diğer tarafındaki atölyesini ziyaret etmeyi planlıyorduk. Jane’e, Boğaz’ın öbür yakasında, Üsküdar’daki evlerinde onunla ve eşi Eren’le ilk karşılaşmamı ve onların ilkel sayılabilecek yaşam tarzından ne kadar rahatsız olduğumu anlatmıştım.

Sohbete ayak uydurmak neredeyse imkânsızdı. Aliye, kafa karıştırıcı ama bir o kadar da büyüleyici Fransızca, İngilizce ve Türkçe karışımı bir dil konuşuyordu. Bir tarafa yığılmış resimleri rahatça karıştırabileceğimi söyledi. Ben de öyle yaptım ve birkaçını bir kenara ayırdım. Sonunda, renkli gravürlerinden beşini ve Aliye’nin satma izni aldığı, kız kardeşine ait üç litografiyi satın aldım.

Gerçekten de yetenekli bir aileydi. O sırada Londra’da bulunan kız kardeşi Fahrelnissa Zeid, Paris sanat çevresinde tanınmış bir isimdi. Yeğeni Füreya Koral seramik sanatçısı, diğer yeğeni Nejad Devrim ressam, erkek kardeşi [Cevat Şakir] ise yazardı. Ailenin ataları arasında vezirler varmış.

Bedri Rahmi ile birlikte evden ayrıldık ve avluyu geçerek atölyesine ulaştık. Kilimle kaplı bir sedir, birkaç hasır tabure ve her yana dağılmış tuval, boya ve kitapların bulunduğu geniş bir odaydı. Bedri Rahmi’yle Jane hararetli bir şekilde Fransızca konuşurken, ben de sergiye uygun olabilecek yapıtlar aramak için etrafı karıştırıyordum. (Koleksiyonumda hâlihazırda onun birkaç eseriyle eşinin bir eseri vardı.)

Arada, kullandığı malzemeler hakkında sorular sordum. Yaklaşık iki yıl önceki son karşılaşmamızda, yaptığı denemeler yüzünden elleri öylesine yıpranmıştı ki fırça bile tutamıyordu. Satın almaya karar verdiğim eser, önce buruşturulup sonra kısmen düzeltilmiş, yaklaşık 60 × 50 cm boyutlarında bir kasap kâğıdına yapılmıştı. Bize eski kabile halılarındaki desenlere olan tutkusunu Fransızca olarak anlattı. Bu iş, onun en cesur patlamalarından biriydi: Dokulu gri zemin üzerine çizilmiş siyah ve eflatun rengi bir oval; kırmızı merkezinde parlak sarı bir açıklık (yoksa bir ağız mı demeli?) ve çevresinde siyah kabalistik bir desen.

Aliye’nin yeğeni Füreya Koral, Türkiye’nin önde gelen seramik sanatçılarından biri olarak kabul ediliyordu. Atölyesi otelimize çok uzak değildi; bu yüzden Jane’in ağır fotoğraf ekipmanını sırtlanıp yürüdük.

Füreya’nın dairesi, teyzesinin bakımsız ve dağınık eviyle zarif bir tezat oluşturuyordu. Duvarlara asılmış gösterişli seramik karolar, loş mekânı renkler ve ince ışık parıltılarıyla aydınlatıyordu. Raflarda Fransa, Almanya ve İsviçre’de basılmış çok sayıda büyük boy, pahalı sanat kitabı diziliydi.

Sanatçı, ince yapılı ve zeki bir yüze sahip çekici bir kadındı. Gri saçları dönemin modası olan kabarık tarza yakışır bir şekilde taralıydı. Fuşya renkli bir üst ve siyah pantolon giymişti. Üç seramik fırını arasında dolaşmasını, merdivenlerden iki alt kata inişini ve hem bize hem de eser almak için gelmiş Finlandiyalı bir çifte karşı misafirperverliğini izlemek, muhteşem bir gösteriye tanıklık etmek gibiydi.

Çalışmalarını incelerken kısa bir sohbet ettik ve birkaç eskizini satın almaya karar verdim. Bunlardan ikisi yaklaşık 35 × 45 cm boyutlarındaydı ve her ikisi de gövdeyi andıracak kadar serbest bir dikdörtgen forma sahipti. Üzerlerinde yalın, açık bırakılmış boşluklar vardı. Sanatçı, yapıtlar tamamlandığında bu boşluklardan hareketli figürlerin geçeceğini, böylece çalışmaların ek bir boyut kazanacağını anlattı.

Awg Gorsel 3 Edh0026003 Füreya Koral atölyesinde, Elmadağ (İstanbul), 1965<br />
Salt Araştırma, Eliza Day Arşivi<br />
Füreya Koral atölyesinde, Elmadağ (İstanbul), 1965
Salt Araştırma, Eliza Day Arşivi

İstanbul, Türkiye
28 Kasım 1965


Bu güneşli öğleden sonra, hiç hesapta yokken, Jane’le kendimizi Boğaz’da bir vapurda buluyoruz. Hava güvertede vakit geçirebilecek kadar ılık; rüzgâr sertleştiğindeyse sancak tarafındaki kapıdan hemen içeri geri dönüyoruz. Boğaz’ın iki yakasında birçok iskeleye uğruyoruz; her iki kıyıyı da kesintisiz görebildiğimiz için Boğaz’da yolculuk etmenin en ideal yolu. Avrupa yakasında çok sayıda gezi teknesi demirlemiş durumda. Saatler ilerledikçe, Asya yakasındaki küçük balıkçı tekneleri iskeleye yanaşıyor ve ağlarından gümüş rengi avlarını boşaltıyor—Kuzey Amerika’nın Büyük Göller’indekilere benzer balıklar.

Her iki yanında kulelerin bulunduğu tarihî Rumeli Hisarı’nı geçiyoruz. Ardından beyaz boyalı demir çitle çevrili yemyeşil bir çimenliğin ortasında yükselmiş, âdeta küp şekerden yapılmış gibi görünen bir saray karşımıza çıkıyor. Çitin her bir direğinin tepesinde süslü bir lamba var. Yıpranmış kahverengi ve gri tonlarında, süslü sütunları ve oymaları olan birçok eski ahşap ev görüyoruz. Ara sıra, altın rengi meyveleri batan güneşin ışığında parıldayan yapraksız ağaçlar beliriyor. Bir buçuk saat sonra Anadolu yakasında vapurdan iniyoruz. Bir süre Cumartesi akşamının kalabalığına karıştıktan sonra, kıyı boyunca dar yollardan kıvrılarak ilerleyen bir dolmuşla otelimize dönüyoruz.

Özer Kabaş, Yale School of Art’tan mezun olmuştu. İstanbul’da, Robert Kolej’deki atölyesini ziyaret ettiğimizde, çeşitli malzemeleri birleştirerek şaşırtıcı derecede güzel işler üretiyordu. Askerlik görevi sırasında savaşla ilgili birçok eskiz yapmıştı. Satın aldığım resimlerden ikisi bu eskizlere dayanıyordu ve hem taze hem de etkileyiciydi. O gün şövalesinde, uluslararası bir ikon olan Charlie Chaplin’in portresi duruyordu.

1964’te İstanbul’da bulunduğum sırada, tanınmış bir ressam ve öğretim üyesi olduğu söylenen Ercümend Kalmık ile tanışmıştım. (Lloyd Goodrich’in sunumundaki slaytların çevirisini de o yapmıştı.) Bu karşılaşma bende oldukça hoş bir izlenim bıraktı. Atölyesinin tavanı alçaktı. Bir duvar boyunca üst üste dizilmiş resimler, diğer tarafta ise şövale duruyordu. Alçak bir platformun üzerinde, gitar ve türlü nesneyle çevrili bir sandalye vardı; hepsini modellerine poz verdirmek için kullanıyordu.

1950’lerin ortalarında ABD’de yaptığı beş aylık geziden bahsetti. O dönemde ilgisi farklı alanlara dağılmıştı; mimarlık ve Amerikan tasarımını incelemiş, müze ve galerileri ziyaret etmişti. Tekrar gitmeyi umduğunu, bu kez dikkatini yalnızca sanata verebileceğini söyledi.

Bir önceki ziyaretimde bana gösterdiği tuvallerin tümü deniz manzaraları ya da teknelerden oluşuyordu; şüphesiz ailesiyle yazlarını geçirdiği Boğaz’ın manzaralarından ilham almıştı. Eserlerinin çoğu açık ve neşeli bir renk paletiyle yapılmıştı; satın aldığım tabloysa diğerlerinden biraz daha kasvetliydi. Yine bir tekne resmiydi, ancak sabah ışığıyla yıkanmış sarı renklerin birbirine karıştığı bir manzara vardı.

İstanbul, Türkiye
29 Kasım 1965


Daha önceki ziyaretimde bana rehberlik eden Muhsin Kut, bir grup arkadaşıyla birlikte otele beni görmeye geldi. Aralarında, henüz “akademisyen” olamayacak kadar genç, muhtemelen Eyüboğlu’nun öğrencileri olan üç grafik sanatçısı da vardı. Portfolyolarını yanlarında getirmişlerdi ve sırayla çalışmalarını bana gösterdiler. Hem kendilerinden hem de işlerinden çok etkilendim; özellikle de boynuna kahverengi bir atkı dolamış olan Mehmet Güleryüz’den. Portfolyosundan Exiles adlı bir mürekkep çizim ile Man – Angel and Beast adlı bir resim seçtim. Güleryüz sıradan konulardan sıyrılıp doğrudan toplumsal mesajlar vermeye başlamıştı. Exiles, Türkiye toplumundaki dezavantajlı kesimlerin hükümet tarafından nasıl ihmal edildiğine dair bir yorumdu.

Awg Gorsel 4 Mg Exile 1965 Mehmet Güleryüz, <i>Exile, 9 September Tuesday</i>, 1965<br />
Mehmet Güleryüz’ün varislerinin izniyle
Mehmet Güleryüz, Exile, 9 September Tuesday, 1965
Mehmet Güleryüz’ün varislerinin izniyle

O akşam Jane, Kut’un oyuncak bebek yapımcısı nişanlısına davetliydi. Kut, birkaç ay içinde geleneksel bir düğünle evleneceklerini ve düğün arabasını kendisinin boyayacağını söylemişti. Bana bu özel andan bir fotoğraf göndereceğine söz vermiş olsa da, hiçbir zaman elime ulaşmadı.

Jane, tüm akşam devam eden sohbette dinlediği bir hikâyeyi anlattı: Askerlik görevi sırasında küçük bir Anadolu köyünde öğretmenlik yapan Kut’un tablolarından birini köyün imamı satın almış ve evine asmış. Çok geçmeden, bağnazın biri Kut uyurken odasına girip onu vurmuş. Kut aldığı yara nedeniyle neredeyse hayatını kaybediyormuş.

Ama o gerçekten durdurulamaz bir karakterdi. Kendi çalışmalarını göstermek için yeniden otele geldi. Biraz tereddüt ederek, siyaha çalan kahverengi ve gri, bir parça da kızıl kahverengi tonların kullanıldığı Pottery Shop adlı büyük bir tabloyu seçtim. Akademideki yaşlı hocalar ellerinden gelse onu kapı dışarı ederlerdi; pervasız, coşkulu ve dağınıktı. Üstelik büyük ölçüde kendi kendini yetiştirmişti.

Kut’un nişanlısının evi Aliye Berger’inkine sadece birkaç adım uzaklıktaydı; biz de karanlık ve gıcırtılı merdivenleri tırmanıp dairesine çıktık. Onu siyah kürk şapkasıyla, paltosunu giymek üzereyken bulduk. Yanında da on yedi yıldır Paris’te yaşayan yeğeni Nejad Devrim vardı.

Bizim için çağırdığı taksiyle otelimize döndükten yarım saat sonra Nejad, sulu boya çalışmalarından oluşan portfolyosuyla odama geldi. Davranışları centilmenceydi, hep birlikte bir şeyler içmeyi umduğunu söyledi. Satın aldığım sulu boya, mavi ve pembe tonlarının coşkulu bir karışımıydı ve üzerinde şu not yazılıydı: Polonaise pour la joie de ma fille. İlginçtir ki New York’tan ayrılmadan önce Museum of Modern Art’ta aldığım notlarda, Nejad Devrim’in adı müzenin koleksiyonunda yer alan Türk sanatçılardan biri olarak geçiyordu. (Diğeri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’ydu.)

Nejad’a notlarımı gösterdiğimde, “Ama bu benim adım. Orada olmam imkânsız. Bu nasıl olabilir?” diye şaşkınlığını dile getirdi. Bağışçının kim olduğunu ona söyleyemediğim için bu gizemi çözemedim, ama bu durum ikimizin de hoşuna gitti.

Ercümend Kalmık da beni memnun etmişti. Sergi için eser seçimi yaptığımız sırada müzeye kendi çalışmalarından hiçbirini getirmemişti; bu yüzden hâlâ tekne ve deniz manzaraları üzerine çalışıp çalışmadığını görmek için atölyesine gittim. Kapısı ardına kadar açıktı ve beni o melodik sesiyle sıcak bir şekilde karşıladı.

Sergi için istediğim tek şey şövalesindeydi. Meğer Ankara’da düzenlenen bir fresk yarışması için yaptığı eskizmiş ve hemen teslim edilmesi gerekiyormuş. Acaba benim için de buna benzer bir şey yapar mıydı?
“Elbette.”
“Ama tam olarak aynısını değil,” diye itiraz ettim.
“Hayır, elbette aynısı olmaz. Çünkü ben bir insanım, makine değil.”
Eser, koleksiyon ABD’de sergilenmeden önce elime ulaştı.

İstanbul, Türkiye
30 Kasım 1965


Artık USIS’te Sam Courtney ile görüşmeye ve Amerika’da düzenlenecek sergi için Türkiye’den topladığım 47 eseri ona teslim etmeye hazır hissediyordum. Jane, 3.225 dolarlık bir değer biçilmiş listeyi çoktan sigorta şirketine göndermişti. Sam Courtney ile Konsolos Stanford, eserler Türkiye’den ayrılmadan önce serginin sponsorluğunu üstlenebildikleri sürece USIS’in masrafları karşılayıp eserleri Minnesota’ya gönderebileceği konusunda mutabık kaldılar.

Bu projede USIS yetkililerinin desteğini almamı mümkün kılan şey, onlara Grey Foundation’dan bir temsilcinin serginin kusursuz bir şekilde kurulmasına yardımcı olacağını ve sergi sona erdiğinde eserlerin zarar görmeden bana ulaştırılmasını sağlayacağını söylemiş olmamdı. Bu temsilci de işin uzmanı David Gebhard’dı.

Gebhard’la ilk kez 1961’de, Beyrut’ta Fulbright bursuyla geçirdiği bir yılın son günlerinde, Doğu üzerinden ABD’ye dönmek üzereyken tanışmıştım. Kendisi, eşi Pat, Em, Hilly ve ben, İsfahan’da birkaç akşamı birlikte geçirmiştik; o da oradaki MAP sergisini görmüştü. Yakın zamanda ise Santa Barbara Museum’un direktörü olmuştu.

Mimarlık tarihi üzerine bir araştırması için aldığı bursla İstanbul’da bulunduğu sırada onunla karşılaşınca, onu ve eşini Divan Oteli’nde akşam yemeğine davet ettim. Artık sekiz aylık bir bebekleri de vardı. Pembe ve beyaz renkli yemek salonunun köşesindeki bir masada Türk rozesi içtik; hem dekor hem de üçlü bir grubun çaldığı müzik başka bir dönemden kalmış gibiydi. David temsilcilik işini üstlenmeyi kabul etti. Bunun, Resim ve Heykel Müzesi çalışanları için de USIS’in Kültür İşleri Dairesi’ndekiler için de hem öğretici hem sinir bozucu olacağından emindim. David için ilginç olmasını umuyordum; benim içinse her bakımdan tatmin edici olmasını.

[…]

İstanbul, Türkiye
20 Kasım 1969


20 Kasım’da İstanbul’a vardık ve burada bize Binghamton’daki State University of New York’a bağlı sanat galerisinin direktörü Michael Milkovich katıldı. Binghamton’daki Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika (SWANA) Çalışmaları Programı kapsamında düzenlenecek gezici bir sergi için Türkiye’den yeni sanat eserlerinin seçimini birlikte yapmayı planlıyorduk. O yılın başlarında, Smithsonian Institution’ın Gezici Sergiler Programı sayesinde tanıştığım Mike’a, SWANA projesi için Grey Foundation’a ait on altı baskıyı göndermiştim.

Ruth’la kaldığımız yer, vapurların Avrupa ve Asya arasında mekik dokuduğu Boğaziçi’nde, çok katlı evlerin arasından yükselen, üç odalı ve yedi cephesi camla çevrili bir süitti. Akşam olduğunda milyonlarca pencere ışıkla dolmuş; gecenin bir yarısı uyandığımda karanlık suların ötesindeki ışıkların ametist, topaz, elmas ve zümrütlerle bezeli bir taç gibi parıldayışına hayran kalmıştım. Sonra, şafak sökmeden hemen önce ufukta parlak bir yıldız belirdi.

Ertesi sabah, Haliç’in ötesindeki Ayasofya’dan bir siren sesi yükseldi. Bu ses her geçen saniye kulaklarımı daha çok tırmalıyordu; öyle ki o kulakları sağır eden sesi biraz olsun bastırması için sabah trafiğinin alışıldık gürültüsünü bile arar olmuştum. (Ses gün boyu devam etti ve sonunda bunun Kız Kulesi’nin sis düdüğü olduğunu öğrendim!)

Öğleden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gittik ve Mimarlık Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak atanan Şadan Bezeyiş’le tanıştık. Bezeyiş, kısa bir süre önce kişisel sergisini açmıştı. Eserlerini ilk kez gördüğüm için, 1966’dan bu yana ABD’de dolaşımda olan Turkish Art Today adlı grafik sergisindeki sanatçılar arasında yer almıyordu. Ancak işleri ilgimi çekti; özellikle kompozisyonlarındaki mimari düzen anlayışını yansıtan, akrilikle yapılmış tuvalleri beni çok etkiledi. Daha sonra Binghamton’daki SWANA sergisinde yer alacak bir yağlı boya tablosunu satın aldım. The Rising of a Rose adlı bu etkileyici eser, sonunda Grey Foundation koleksiyonunun bir parçası oldu.

USIS ofisinde, kültür ataşesi Kenneth Keith ve Türk asistanıyla yaptığımız toplantı biraz moral bozucuydu. Yerel sanatçıların bu projede iş birliği yapmaktan çekindiklerini öğrenmiştik. USIS’in eserleri bize göstermek için tek bir yerde toplamaya çalışması, nedense sanatçıları kızdırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Bu nedenle, doğrudan atölye ve galerileri ziyaret etmemizin muhtemelen daha verimli olacağı söylendi. Zamanımız oldukça kısıtlıydı ve Mike, ben dâhil herkese öfkeliydi; kimsenin profesyonelce davranmadığını öne sürüyordu. Keith odadan çıktıktan sonra asistanı, sanatçıların ilk tepkisini olabildiğince yumuşatarak aktarmaya çalıştı.

Akşamüstü bir grup sanatçıyla planlanan konferans öncesinde biraz dinlenmek için otele döndüm. Henüz yerleşmiştim ki bir davulun gümbürtüsünü duydum. Kartal yuvasını andıran balkonumuzdan aşağı bakınca kaldırımda bir çingene gördüm. Altı kat yukarıdan ayıyı andıran eski püskü oyuncağıyla bir merdiven basamağına oturmuştu; oyuncağın etrafında çocuklar zıplıyorlardı. Ben izlerken tüm grup balkonumun altına geldi ve bir tefin tıkırtısı eşliğinde ayıyı arka ayakları üzerinde oynatmaya başladı. Ne şenlik ama!

İçeri girmeden önce önümdeki manzaranın tadını çıkardım: Boğaz’ın karşı kıyısında, Rumeli Hisarı’nın ötesinde, Anadolu’nun tepeleri yükseliyordu. Koyunlar, kayalıklar, harabeler, kaleler ve ardında masmavi gökyüzüne karşı uzanan alçak dağların kıvrımları seçiliyordu.

Konferans, Dolmabahçe Sarayı’nın kuzey ucundaki Resim ve Heykel Müzesi’nde yapıldı. Geliş nedenimiz ve yetkinliklerimiz gibi konular anlayışlı bir dille çevrilip aktarılsa da, sanatçılar arasında gergin gruplaşmaların olduğu açıktı. Mike’la ben, tutumlarındaki farklılıkların nedenlerini yalnızca tahmin edebiliyorduk. Ancak birer sanat elçisi olarak maruz kaldığımız soru yağmuruna verdiğimiz ciddi ve özenli yanıtlar yavaş yavaş buzların erimesini sağladı.

Ardından müzenin koleksiyonunu görmeye davet edildik ve toplantı, eserlerin bir sonraki Pazartesi günü bize özel sergilenmek üzere hazır edileceğinin anlaşılmasıyla ani bir şekilde sona erdi. Bunun üzerine Mike’la modern Türkiye sanatına ayrılan odaları hızlıca gezdik; dört yıl önceki ziyaretimden bu yana ne çok önemli eser eklendiğini görmek beni şaşırtmıştı. Ancak tüm galerileri gezemedik, çünkü kısa bir süre sonra hava karardı ve eserler seçilemez hâle geldi. Aydınlatma oldukça yetersizdi; toplantının yapıldığı odada tavandan sarkan tek ampul dışında etrafta neredeyse hiç ışık yoktu.

İstanbul, Türkiye
22 Kasım 1969


[…]

Bedri Rahmi Eyüboğlu, Güzel Sanatlar Akademisi’nin dekanı olmuştu. Gözlerinde hâlâ o sert ifade vardı, ama artık daha yavaş yürüyor ve baston kullanıyordu. Evi ve avlusu, ürkütücü nesneleri ve bostan korkuluğunu andıran görünümüyle her zamanki gibi tuhaftı. Büyük odada, su dolu bir vazonun dibinde plastik bir oyuncak bebek vardı. Büyük bir oyuncak köpek ise divanın bir köşesine yığılmış oyuncak bebek koleksiyonunu koruyordu. Etrafa eski ve güzel nakışlar dağılmıştı. Romanya’dan getirilmiş renkli duvar süslerini ise ilk kez görüyordum.

“Cadaloz”a gelince—birisi Eren Eyüboğlu’na bu lakabı takmıştı—çalışmaları daha da savruk ve yarımdı. Biafralı çocukların donuk bakışlı grotesk kafaları korkutucuydu. Aklıma, Keşmir-Hindistan çatışması sırasında Yeni Delhi’de karşılaştığım Devayani Krishna ile onun dehşet ve umutsuzluğunu dışavuran şiddet yüklü imgeleri geldi.

Eren bize çay hazırlaması için Bedri’ye seslendi. Mike her zamanki nazik ve nükteli tavrıyla eserlerini incelerken, Eren durmadan “Çok, ama çok resmim var” diye tekrarlıyordu. Mike’ın en az iki eserle oradan ayrılmak için can attığını biliyordum, zira hem Eren hem Bedri uluslararası ölçekte tanınan sanatçılar hâline gelmişlerdi. Her ikisi de Ford Foundation bursuyla University of California, Berkeley’de bir yıl geçirmişti.

[…]

Bir Pazar günü Mike ile nihayet telefonla ulaşmayı başardığımız Özer Kabaş’ın evinde buluştuk. Yale School of Art’ta geçirdiği beş yıl sayesinde İngilizcesi mükemmeldi, eşininki de öyle. Bebek’te bir apartmanın dördüncü katında yaşıyorlardı ve geniş çatı teraslı daireleri, bir sanatçının koleksiyonuna yakışır halılar, kitaplar, kıymetli eşyalar ve sanat eserleriyle doluydu. Ankara’da yaşayan Cemil Eren, biz vardığımızda oradaydı; çok geçmeden diğer arkadaşlar da geldi. Hepsi de güzel ve çekiciydi; kurak ve zaman zaman düşmanca bir sanat dünyasında, “tatlı su” gibi (“tuzlu” değil) aklı başında ve içten kalmayı başarmış sanatçılardı. Şövalenin üzerinde, Özer’in benim için yaptığı bir eskiz vardı: Boynunda fuları, elinde paletiyle kurukafalı bir figür, bir sanatçı. Ağzından çıkan konuşma balonunda ise şöyle yazıyordu: “Merhaba, Bayan Grey, biz gayet ‘iyiyiz.’” Mesaj açıktı; iyi değillerdi.

Terastan, Boğaz’ın karşı yakasındaki Anadolu tepelerinin üzerinde yükselen dolunay görülüyordu. Oradan taksiyle Mehmet Güleryüz’ün evine geçtik. Soyadının aksine, Mehmet sanat söz konusu olduğunda inatçı bir tipti ve çoğu zaman somurturdu. Bizi, Peace Corps’ta [Barış Gönüllüleri] çalışan eşi ve üç haftalık oğulları karşıladı. Etrafta güçlü, asi, acımasız ve kimi zaman müstehcenlik sınırında olan sanat eserleri vardı. Daha sonra Güleryüz bizi deniz kenarındaki eski bir binada bulunan atölyesine götürdü. Kendi deyimiyle “yıkılmamış, sadece biraz yana yatmış” bir binaydı. Aşınmış merdivenler o kadar loş, dik ve dolambaçlıydı ki nefesimiz kesildi!

[…] Başlangıçta Mehmet, inatçı gururu ya da sanatçılar arasındaki kıskançlık yüzünden olsa gerek, Akademi’ye sergi için herhangi bir eser getirmeme konusunda kararlı görünüyordu. Ancak Mike, sabrı ve anlayışlı tavrıyla sonunda onu ikna etmeyi başardı.

İletişime geçtiğimiz tüm sanatçıların eserlerini müzenin bodrum katına bırakacakları gün geldi. Mike’la birlikte bu eserler arasından Binghamton’daki SWANA projesi kapsamında 1970–1971’de düzenlenecek Contemporary Turkish Painting [Modern Türk Resim Sanatı] sergisi için nihai seçimlerimizi yaptık. Bunlardan on biri, Grey Foundation’ın kalıcı koleksiyonuna dâhil oldu.

Bir dolu kırgınlık, bürokratik formalite, USIS’e verilen talimatlar ve beklenmedik hatalarla baş etmek zorunda kaldık. Aceleyle ama içten bir şekilde vedalaştık. Ankara uçağına yetişmek için İstanbul’un tarihî surlarının arasından geçip son sürat havaalanına doğru ilerlerken çöken alacakaranlıkta, tüm çabalarımızı biraz olsun düzene sokabilmek umuduyla son dakika talimatlarını karalıyordum. O sırada, kıyıya demirlemiş balıkçı tekneleri ve kurumaya bırakılmış şarap kırmızısı ağlarla kaplı iskele gözüme ilişti.

Ankara, Türkiye
24–28 Kasım 1969
Sanatçılarla Karşılaşmalar


Bir dairenin oturma odasına giriyoruz; yaşlı bir adam kanepede oturmuş, gazete okuyor. Masanın üzerine serilmiş baskıları incelerken, genç bir kadın sessizce içeri girip kanapeden kalkan adamın yanına gidiyor. Sonra elini öpüp hürmetkâr bir hareketle alnına götürüyor. Nevzat Akoral, siyah-beyaz ağaç baskılarında taşra hayatını çarpıcı bir şekilde tasvir ediyordu. Issız bir köyde küçük bir ateşin etrafında çömelmiş işçileri gösteren eseri, son São Paulo Bienali’nde madalya kazanmıştı.

Muammer Bakır, Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki ofisinde bulunan yarım düzine kadar tabloya bakmamızı istedi. Dört kişilik grubumuzun yanı sıra iki arkadaşı da oradaydı. Mike aralarından iki tuval seçti, ama benim ilgimi çeken başka bir tabloydu: The Old Olive Tree, hayal gücünün bir patlaması. Bana söylendiğine göre bu iş “oyun olsun” diye yapılmış. Mike ile Ruth, kendi seçtikleri eserlerden bu tablo lehine vazgeçmeye yanaşmadılar. Bakır’ın peşinden, seçilen yapıtların fotoğraflandığı başka bir odaya geçtim. “Ben ötekini beğendim,” diye ısrar ettim, “kendim için satın alacağım.” Yüzünde mutlu bir ifade belirdi. “Beğendiğinizi söylediğiniz için artık kendimi o kadar yalnız hissetmiyorum.” Bin Türk lirası.

Cemil Eren’in saçlarına artık kırlar düşmüş; elimi öpmek için eğildiğinde fark ettim. Bodrum katındaki evinin oturma odasında birkaç nü resim vardı: Benekli ve kahverengi tonlarda, iki yuvarlak Anadolu tepesini andırır şekilde uzanmış bir torso. Atölyeye girene kadar gördüğüm hiçbir şey beni gerçekten etkilemedi. Orada iki yeni çalışmasını fark edince “Bunları beğendim!” diye heyecanla haykırdım. Bu iki eser keyfimi yerine getirmişti. Birinin adı Train Accident‘tı. Parlak renkli fırça darbelerinin tuhaf biçimde parçalandığı resim, altı yıl önce gördüğüm; beyaz, gri ve sarının uyumlu bir şekilde harmanlandığı çalışmalarından epey farklıydı. […]

O kadar çok dolambaçlı taş merdiven çıktık ki! Sanatçılar genellikle ya ışık nedeniyle üst katlarda ya da düşük kira nedeniyle bodrum katında oturuyor. Orhan Çetinkaya bizi atölyesine götürdü ve bize kimi soyut, kimi figüratif birçok tuvalini gösterdi. Seçimlerimizi pek heyecan duymadan yapmış olsak da, eserler fotoğraf çekimi için spot ışığına tutulup renkler canlanınca seçtiklerimize karşı güçlü bir bağlılık hissetmeye başladık. Orhan biraz “züppe” biriydi. İnce yüz hatları vardı, boynuna bir fular dolamıştı. Litografileri protestolarla dolu; bu da USIS baskı atölyesinde bazı sorunlara yol açmış. (Baskılarından birinin adı Viet Cong.) Yatağının üzerinde, Deer Lake’teki yazlığımda kullandığıma benzer, ekose desenli, yıpranmış bir tığ işi battaniye vardı. Benimkini Everglades’te yaşayan yaşlı bir diyakoz kadın örmüştü; onunkini ise muhtemelen büyükannesi.

[…]
  • 1.
    Abby Weed Grey'in 1961'de başlattığı Minnesota Art Portfolio (Minnesota Sanat Portfolyosu), Minnesotalı sanatçıların işlerinden bir seçkiyi içeriyordu. Grey'in kültürlerarası diyaloğu teşvik etmek amacıyla oluşturduğu bu seçki, iki yıl boyunca çeşitli Doğu Akdeniz kentlerinde düzenlenen bir gezici sergide sunuldu.
  • 2.
    1953–1999 yıllarında faaliyet gösteren United States Information Service (Amerikan Haberler Merkezi), Soğuk Savaş yıllarında ABD'nin dış politika hedefleriyle uyum içinde çalışan önemli bir kamu diplomasisi aracıydı. Bkz. Vasıf Kortun, "Abby Weed Grey'in Yolculuğu", Salt Blog, 21 Ağustos 2026, saltonline.org.
PAYLAŞ